Türkiye’de cari açığı besleyen 2 kaynak var. Birincisi, yapısal bir problem: Enerji kaynakları eksikliği. Cari açığı sürükleyen diğer faktör ise yanlış ve eksik ekonomi politikaları, siyasi müdahaleler, ve yatırımcıları rahatsız eden hukuki uygulamalar.
Genel olarak ekonomi politikası, özelde de para politikası son derece dar bir alana sıkışmış vaziyette. Bu gelinen noktayı 2023’den beri izlenen “rasyonel” politikaların bir sonucu olarak görmek yanlış olur. Tabii ki, bu durumda ondan önce uygulanan ve Türkiye’nin sermaye serbestisi olan bir ekonomi olduğunu, çift paralı (TL+döviz) bir yapısı olduğunu, kronik cari açığının bulunduğunu ve salt bu nedenlerle bile ağır bir finansal baskılama rejiminin çalışmayacağını göz ardı eden “irrasyonel” politikaların ve bunun sonucunda hortlayan enflasyonun yarattığı tahribatın büyük etkisinin olduğunu göz ardı edemeyiz.
Türkiye, yanlış politikalar ile kendi kendine çelme takıyor
Bugün tüm politikalar sıcak paranın akışının kesilmemesi üzerine inşa edilmekte. Ortodoks ekonomistlere göre tasarruflarımız yetersiz, cari açığımız artmakta ve maliyeti ne olursa olsun döviz çekmemiz gerekiyor. Halbuki, bu cari açık görünümünü oluşturan yanlış ve/veya eksik devlet politikalarından başka bir şey değil. Basitçe ifade edersek, Türkiye yanlış politikalar yüzünden kendi kendine çelme takıyor, ve kendini dış finansmana muhtaç bir konuma sokuyor.
Türkiye’de cari açığı besleyen 2 kaynak var. Birincisi, yapısal bir problem: Enerji kaynakları eksikliği. Enerjinin dışa bağımlılığını azaltma konusunda özellikle son dönemlerde önemli adımlar atıldı; ümit ederim “her şerden bir hayır doğar” misali ABD-İran savaşı nedeniyle artan fosil yakıt fiyatları ve her geçen gün düşen alternatif enerji kaynaklarının maliyeti bu dönüşümü hızlandırır.
Cari açığı sürükleyen diğer faktör ise yanlış ve eksik ekonomi (gelirler ve sanayi) politikaları, siyasi müdahaleler ve yatırımcıları rahatsız eden hukuki uygulamalar. Bu politikalar nedeniyle uzun zamandır yerellerin tasarrufları ya dış ticaret yoluyla, ya altın ithalatı yoluyla, ya da doğrudan yurtdışında yatırım yapma (finansal enstrümanlarda, reel sektörde ve/veya gayrimenkulde) şeklinde TL-dışı varlıklara kayıyor. Bunlardan dış ticaret ve altın yoluyla olanları doğrudan cari denge hesabına, diğerleri ise finans hesabına yansıyor. Ancak tümü doğrudan veya dolaylı olarak döviz dengesi üzerinde baskı kaynağı oluşturmakta.
MB, her şartta yabancı yatırımcıyı memnun etmek durumunda
Geldiğimiz noktada TL dışı varlıklara kaçışı körükleyen politikaların bugünkü ulusal ve uluslararası konjonktürde değiştirilmesi siyaseten mümkün değil. O zaman gerekli döviz akışını sağlamak için uluslararası sermayenin şartlarına uymak zorundasınız. Sn. Karahan ve Sn. Şimşek de bunları yapıyor. Dün, özellikle savaşın başlarında çıkan sıcak paranın kısmen geri geldiği de dikkate alınarak faiz artırımına gidilmedi. Ancak, MB her şartta reel faizi yüksek tutup TL kurunu baskılayarak yabancı yatırımcıyı memnun etmek durumunda. Sn. Şimşek ise bütçe açığını kontrol altında tutarak Türkiye’nin “rating”inin bozulmamasına ve daha uzun vadeli yabancı kaynakların kesintiye uğramamasına çalışıyor. Ancak bu iki politika da kaçınılmaz olarak ekonomiyi daraltıyor ve daraltacak. Bu şekilde enflasyonda da anlamlı ve kalıcı bir düşüş olması zor. İktidarın ise bu gidişattan memnun olması mümkün değil. Ancak bu politikalardan da kaçış yok, çünkü terk edildikleri an çanak-çömlek patlayacaktır. (Bu politikaların Türkiye’nin hayrına olduğunu düşündüğüm de anlaşılmasın. Böyle uluslararası sermaye bağımlısı programlarla gelişmiş ülke konumuna gelmiş bir ülke tarihte olmadı! Ama, tekrarlarsam, yanlış ve eksik politikalar nedeniyle gelinen durum bugün bu politikaları mecbur kılıyor.)