İsrail’in Abu el-Duhur Askeri Hava Üssü’ne saldırısı, Ankara-Washington-Tel Aviv üçgenindeki kırılmaları görünür hale getirdi. Tom Barrack’ın açıklamaları, Washington ile Tel Aviv arasında belirginleşen görüş ayrılıklarının ve Türkiye’nin Suriye’de artan ağırlığının da bir yansımasına işaret ediyor.
İsrail’in Suriye’nin kuzeybatısındaki Abu el-Duhur Askeri Hava Üssü’ne yönelik saldırısı yalnızca Şam-Tel Aviv hattında değil, Ankara-Washington-Tel Aviv üçgeninde de önemli kırılmaları görünür hâle getirdi.
Özellikle ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın verdiği mesajlar dikkat çekici:
Barrack bir yandan saldırı öncesinde Türkiye’nin bilgilendirilmediğini söylerken, diğer yandan İsrail’in “Türkleri tuzağa çekmeye çalıştığı” yönündeki teoriyi açıkça dile getirdi. Daha da önemlisi, yaşananların kontrolden çıkması hâlinde bunun bölgesel bir savaşı aşarak küresel sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulundu.
Bu açıklamaları, Washington ile Tel Aviv arasında son dönemde giderek belirginleşen görüş ayrılıklarının da yeni bir yansıması olarak okumak yanlış olmaz.
Mossad hattında ne koptu?
Barrack’ın verdiği bilgiler saldırı öncesindeki diplomatik trafiğe de ışık tuttu.
Buna göre Mossad Başkanı ile Suriye hükümeti arasında saldırıdan birkaç gün önce bir arka kanal görüşmesi yürütülüyordu. İsrail tarafı beş gün boyunca ABD’ye Abu el-Duhur’daki gelişmelerden duyduğu rahatsızlığı aktardı. Amerikalılar kendi istihbarat kanallarını devreye soktu. Şam yönetimi de Mossad’a bölgede Türk askeri konuşlanması, Türk konvoyu veya saldırı amaçlı bir hazırlık bulunmadığını bildirdi.
Tarafların bir sonraki hafta yeniden görüşmesi planlanıyordu. Ancak bu süreç tamamlanmadan İsrail saldırıyı gerçekleştirdi.
Barrack’ın ifadesiyle burada iki ihtimal bulunuyor:
Birincisi, Mossad, İsrail ordusu ve Netanyahu hükümeti arasında ciddi bir koordinasyon hatası yaşandı.
İkincisi ise İsrail bilinçli olarak Türkiye’nin reaksiyonunu test etmek istedi. Amerikalı büyükelçinin “Belki de İsrailliler Türkleri yemlemeye çalışıyordu” ifadesi ikinci ihtimalin Washington’da da ciddi biçimde tartışıldığını gösteriyor.
Suriye üzerindeki hesaplar...
Abu el-Duhur krizinin merkezinde Suriye’nin geleceğinin bulunduğu açık; Türkiye son aylarda Şam yönetimiyle ilişkilerini derinleştiriyor. SDG’nin entegrasyon sürecinin tamamlanması, Türkiye-Suriye güvenlik koordinasyonunun artması ve yeniden yapılanma projeleri Ankara’nın yeni Suriye denklemindeki ağırlığını artırıyor.
İsrail'in ise Suriye hesapları çok farklı: Barrack’ın aktardığı ifadelerle Tel Aviv, Suriye hava sahasının İran’a yönelik operasyonlarda “açık görüş hattı” sağlamasını istiyor. Başka bir ifadeyle İsrail, gelecekte İran’a yönelik olası askeri operasyonlarını sınırlandırabilecek herhangi bir askeri altyapının Suriye’de oluşmasını istemiyor. Bu nedenle Türkiye’nin Suriye’deki askeri ve siyasi etkisinin büyümesi Tel Aviv’de stratejik bir risk olarak görülüyor.
Senatör Scott ve Büyükelçi Barrack: Aynı parti, iki farklı yaklaşım
İsrail'in Abu el-Duhur üssüne saldırısının en önemli sonuçlarından biri de Washington'daki İsrail politikasındaki kırılmayı gözler önüne sermesi oldu.
Kriz sırasında en sert açıklamalardan biri Cumhuriyetçi Senatör Rick Scott’tan geldi. Scott, İsrail’in Türkiye’yi önceden bilgilendirdiğini iddia ederek Ankara’yı suçladı ve “Türkiye teröristlerin sözcülüğünü bırakmalı, NATO müttefiki gibi davranmalı” ifadelerini kullandı.
Ancak aynı saatlerde basına açıklamalarda bulunan Tom Barrack bambaşka bir tablo çiziyordu. Barrack’a göre Türk makamları İsrail uçaklarının bölgeye yöneldiğinden haberdar değildi.
Aynı partiye mensup, ikisi de Trump'a yakın Amerikalı iki önemli isimden gelen açıklamalar arasındaki farkı sadece “bir istihbarat tartışması” gibi okumak eksik kalır. Bu durum aslında Cumhuriyetçi Parti içinde İsrail konusunda giderek belirginleşen yaklaşım farklılığının da bir yansıması.
Bir tarafta İsrail’in güvenlik tezlerini sorgulamadan destekleyen Cumhuriyetçiler bulunurken, diğer tarafta İsrail’in attığı bazı adımların ABD çıkarlarını riske attığını düşünen bir kanat giderek daha görünür hâle geliyor.
Cumhuriyetçiler artık İsrail konusunda “tek ses” değil
Uzun yıllar boyunca Washington’da İsrail’e destek, Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasında neredeyse tartışmasız bir mutabakat konusuydu. Ancak son dönemde, özellikle İsrail'in Gazze'ye yönelik soykırıma varan operasyonları ile ABD'yi adeta İran'a saldırmaya “mecbur bırakması”, bu tabloyu değiştirmeye başladı.
Son iki yılda İsrail ile ABD arasında kamuoyuna yansıyan çok sayıda tartışma ve olay yaşandı: 2025’te İsrail'in Katar’daki Hamas görüşmelerini hedef alması, aynı yıl yine İsrail uçaklarının Şam'a yönelik saldırıları, 2026’da İran savaşında gündeme gelen ve işlemeyeceği açık olan Kürt grupları İran savaşında kara gücü olarak kullanma planı, Netanyahu’nun Washington’a sunduğu İran dosyalarında saha gerçeklerinden çok İsrail'in “temennilerinin” olduğunun ortaya çıkması ve son olarak Abu el-Duhur saldırısı.
Tel Aviv yönetiminin ABD'yi hiç dikkate almadan, kendi çıkarları doğrultusunda hareket edip Washington'u da kendisini desteklemeye mecbur bırakması, İsrail konusunda Trump yönetimi içerisinde görüş ayrılıklarını belirginleştirmeye başladı.
Başkan Yardımcısı JD Vance uzun süredir ABD’nin Orta Doğu’da İsrail’in öncelikleri doğrultusunda hareket etmesine mesafeli yaklaşıyor. Vance çizgisi, Amerikan kaynaklarının ve askeri gücünün İsrail’in bölgesel hesapları için sınırsız biçimde kullanılmasına karşı çıkıyor.
Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise daha geleneksel ve daha İsrail yanlısı bir pozisyonda duruyor. Rubio Washington'da ve Tel Aviv'de İsrail’in güvenlik kaygılarını önceleyen ve Tel Aviv ile yakın koordinasyonu savunan en kritik isimlerden biri olarak görülüyor.
Tom Barrack’ın son açıklamaları ise onu Vance’e daha yakın bir noktaya yerleştiriyor. Nitekim son haftalarda İsrail hükümetine yakın medya kuruluşlarında Barrack’a yönelik eleştirilerin artması da tesadüf değil. Tel Aviv’de bazı çevreler Barrack’ı, İsrail’in güvenlik tezlerini yeterince desteklemeyen ve Ankara’ya fazla alan açan bir isim olarak görüyor.
İsrail'e karşı bölgesel cephe de genişliyor
İsrail’in Abu el-Duhur saldırısının ardından bölge ülkelerinin yayımladığı ortak bildiri de dikkat çekici. Türkiye, Katar, Suudi Arabistan, Pakistan, Ürdün, Cezayir, Endonezya, Lübnan, Filistin ve Somali dâhil 12 ülkenin dışişleri bakanları saldırıyı kınayarak bunun Suriye’nin egemenliğine açık bir ihlal olduğunu açıkladı.
Bildiri, son yıllarda Arap dünyasında sık görülmeyen ölçüde sert ifadeler içeriyor. Daha da önemlisi, metinde İsrail’in 1974 Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması'na uyması ve işgal ettiği bölgelerden çekilmesi çağrısı yer alıyor.
Bu tablo, Gazze savaşı sonrasında İsrail’in bölgedeki diplomatik yalnızlığının derinleştiğine işaret ediyor.
İsrail ise bu yalnızlaşmaya karşı “kendi cephesini” kurmaya çalışıyor. Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi bu “cephenin” doğal üyeleri gibiler. Başlangıçta bu cephede yer alan Birleşik Arap Emirlikleri ise şimdilerde İsrail'den uzaklaşma eğilimi göstermeye başladı.
Nitekim Tom Barrack’ın açıklamalarında dikkat çeken unsurlardan biri de Orta Doğu'daki bu cepheleşmenin altını çizmesi oldu.
Barrack, “Tanrı bütün peygamberleri Orta Doğu’ya gönderdi. Eğer Tanrı ve peygamberler bu sorunları çözemediyse bizim bir buçuk yılda çözebilmemiz zor görünüyor” sözleriyle bölgedeki kronik istikrarsızlığa vurgu yaptı.
Barrack'ın “tek bir yanlış hamlenin Üçüncü Dünya Savaşı’nı tetikleyebileceği” cümlesi ise başta Orta Doğu'daki aktörler olmak üzere tüm dünyaya uyarı niteliğinde.
Abu el-Duhur saldırısı sonrasındaki İsrail-Türkiye gerilimi “şimdilik” kontrol altına alınmış gibi.
Ancak Orta Doğu’da oluşan yeni güç dengeleri düşünüldüğünde, bundan sonraki krizlerde aynı ölçüde şanslı olunacağının garantisi yok...
