Tel Aviv artık yalnızca İran bağlantılı hedefleri değil, Türkiye’nin desteklediği yeni Suriye yönetiminin askeri kapasitesini de hedef alıyor. İsrail’in Ebu Zuhur saldırısı, Ankara’nın Suriye’deki etkinliğinin belirli sınırları aşmaması gerektiğine yönelik açık bir mesaj olarak okunuyor.
Türkiye’nin dış politikasında, şimdiki MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın adını koyduğu “değerli yalnızlık” dönemi de böyleydi; Türkiye aynı anda pek çok cephede gerginlik yaşıyordu.
O dönemde “rakipler/düşmanlar” Mısır, Yunanistan, Libya’da Hafter güçleri, Suriye’de Fırat’ın doğusunu kontrol eden PKK terör örgütünün uzantısı PYD-YPG oluşumu ve ona yardım eden ABD idi.
Şimdilerde ABD Başkanı Trump, Türkiye’deki Erdoğan yönetiminin “en yakın dostlarından” ve destekçilerinden birine dönüşürken, Mısır “müttefik” hâline geldi. Libya’da Hafter ile barışıldı, “Terörsüz Türkiye” süreci kapsamında Washington’un da desteğiyle PYD-YPG büyük ölçüde tasfiye edildi.
Ancak bunlar yapılırken yeni rakipler oluşturuldu; Yunanistan’la rekabet yeni bir safhaya girerken Türkiye ilk kez İsrail’le doğrudan sıcak çatışma ihtimalini açıkça konuşur hâle geldi. ABD ile yakınlaşma ve Türkiye’nin Ortadoğu ile Kuzey Afrika’da attığı yeni adımlar ise Moskova-Ankara hattında ciddi gerilimlerin habercisi olmaya aday.
Ortaya çıkan tablo, Türkiye’nin aynı anda İsrail, Rusya ve bölgedeki yeni güç dengeleriyle karşı karşıya kalabileceğini gösteriyor.
İsrail-Türkiye hattında ilk gerçek alarm
İsrail’in İdlib kırsalındaki Ebu Zuhur Askeri Hava Üssü’ne düzenlediği saldırı teknik olarak Suriye hedeflerine yönelik bir operasyon gibi görünse de, verilen mesajın adresi yalnızca Şam değildi.
Üs, Türkiye sınırına yaklaşık 80 kilometre uzaklıkta bulunuyor. Üstelik saldırı sonrasında gelen açıklamalar, Tel Aviv’in asıl kaygısının Türkiye’nin Suriye’deki artan askeri etkisi olduğunu ortaya koydu.
İsrail Başbakanlığı tarafından yapılan açıklamada, İsrail ile Suriye arasında “mevcut statükonun korunması” konusunda bir uzlaşma bulunduğu, bu statükonun Türkiye’nin Halep yakınlarındaki bir üsse asker konuşlandırma hazırlıkları nedeniyle bozulmak üzere olduğu öne sürüldü. İsrail tarafı, bu durumu kendi güvenliğine yönelik bir tehdit olarak tanımladı.
Ankara ise sert tepki gösterdi. Türkiye’nin Şam Büyükelçisi Nuh Yılmaz saldırıyı kınarken, İletişim Başkanlığı İsrail’in açıklamalarını “gayriciddi iddialar” olarak niteledi ve bunların saldırıları meşrulaştırma amacı taşıdığını belirtti.
Ancak asıl dikkat çekici olan açıklama Washington’dan geldi; ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın sözleri, yaşananların ne kadar kritik olduğunu ortaya koydu.
Barrack’a göre Türkiye saldırı öncesinde bilgilendirilmedi. Türk radarları İsrail uçaklarını tespit etti ve Ankara askeri karşılık verme hazırlığı yapabilecek bir noktaya geldi. Barrack’ın “Neyse ki sağduyulu taraflar gerilimin tırmanmasını önledi” sözleri, iki ülke arasında ilk kez gerçek bir askeri temas riskinin oluştuğunu gösterdi.
Washington, Ortadoğu’daki iki “yakın müttefiki” arasında askeri karşılaşmalar yaşanmaması için şimdilerde Türkiye, İsrail ve Suriye arasında bir “çatışmayı önleme mekanizması” kurmaya çalışıyor.
Teknik hat mı, yeni güvenlik düzeni mi?
Asıl soru burada başlıyor; Washington’un kurmayı planladığı İsrail ile Türkiye arasındaki mekanizma sadece yanlış anlamaları önleyecek askeri bir iletişim hattı mı olacak? Yoksa İsrail’in Suriye’deki hareket alanını koruyan ve Türkiye’nin nüfuzunu sınırlayan daha geniş bir güvenlik düzenlemesine mi dönüşecek?
İsrail’in son dönemdeki tutumu ikinci ihtimali güçlendiriyor. Çünkü Tel Aviv artık yalnızca İran bağlantılı hedefleri değil, Türkiye’nin desteklediği yeni Suriye yönetiminin askeri kapasitesini de hedef alıyor. İsrail’in Ebu Zuhur saldırısı, Ankara’nın Suriye’deki etkinliğinin belirli sınırları aşmaması gerektiğine yönelik açık bir mesaj olarak okunuyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçen hafta El Cezire’ye verdiği röportajdaki ifadeleri de bu nedenle dikkat çekici. “Biz savaştan değil, barıştan bahsediyoruz. Ama birileri Türkiye’ye savaş için saldıracak olursa Türkiye o savaştan kaçmaz” diyen Erdoğan, doğrudan İsrail’in adını vermese de Ankara’nın askeri caydırıcılık mesajı verdiğini ortaya koydu.
Trump faktörü ve Moskova’da çalan alarm zilleri
Erdoğan ile Trump arasında geçen hafta gerçekleşen telefon görüşmesi de önemliydi. Görüşmede İran, Gazze ve bölgesel güvenlik başlıkları ele alındıktan hemen sonra, Trump’ın Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke savunma paktına yönelik destek açıklaması geldi. Trump, sosyal medyada paylaştığı mesajında, Mekke Anlaşması’nın İsrail’e karşı kurulan bir blok olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirterek, üç ülkenin attığı adımı “Ortadoğu’nun kendi güvenliğini üstlenmesi açısından önemli bir ilk adım” olarak tanımladı.
Bu açıklama önemli çünkü son yıllarda ilk kez Washington ile Ankara bölgesel güvenlik mimarisi konusunda büyük ölçüde aynı çizgide görünüyor. Ancak bu yakınlaşmanın bedeli olabilir.
Çünkü Ankara, dış politikasında Washington’a yaklaştıkça Moskova’da alarm zilleri çalıyor.
Rusya’nın son günlerde verdiği mesajlar, Ankara-Washington yakınlaşmasının Moskova’da ciddi rahatsızlık yarattığını gösteriyor. Özellikle Türkiye’nin Ukrayna’ya M270 çok namlulu roketatar sistemleri, binlerce DPICM mühimmatı ve 70 adet ATACMS balistik füzesi satışı için ABD’den izin istemesi Rusya’da alarm etkisi yarattı.
Rusya Dışişleri Sözcüsü Mariya Zaharova’nın açıklamaları alışılmış diplomatik üslubun oldukça ötesine geçti; Moskova, Türkiye’nin hem arabuluculuk rolü üstlenip hem de Ukrayna’ya ağır silah göndermesini “güveni sarsan bir davranış” olarak tanımlıyor. Zaharova’nın “Ankara ve Washington’dan izahat istedik” açıklaması da bunun göstergesi.
Rus tarafının kullandığı “Pandora’nın kutusu” ve “ikili ilişkilere ağır darbe” ifadeleri, konunun Moskova tarafından stratejik düzeyde değerlendirildiğini ortaya koyuyor.
Libya’dan Karadeniz’e uzanan yeni rekabet
Rusya’nın aynı dönemde Libya’daki askeri varlığını genişletmesi de elbette tesadüf değil; Moskova’nın Libya’daki altı hava üssünde inşaat faaliyetlerini hızlandırması, MiG-29 savaş uçakları, hava savunma sistemleri ve insansız hava araçları konuşlandırması, Kuzey Afrika’daki nüfuz mücadelesinin yeni bir aşamaya geçtiğini gösteriyor.
Türkiye’nin Mısır ile yakınlaşmasının, Libya’da yeni denklemler kurmasının, Kızıldeniz güvenlik koalisyonunda yer almasının ve Mekke Anlaşması üzerinden yeni bir güvenlik ekseni oluşturmasının Moskova tarafından dikkatle izlendiği ortada.
Bu nedenle önümüzdeki dönemde Rusya’nın Türkiye’ye yönelik doğrudan değil, dolaylı baskı araçlarını devreye sokması sürpriz olmayacaktır. 2015 uçak krizinden sonra yaşanan “domates diplomasisi” benzeri yöntemler yeniden gündeme gelebilir. Tarım ürünleri üzerindeki denetimler, turizm akışında yaşanabilecek bürokratik sorunlar ve ticari kısıtlamalar bu kapsamda ilk akla gelen seçenekler arasında bulunuyor.
Yunanistan’la da “deniz milli parkı” gerilimi
Ankara’nın Kuzey Ege ile Fethiye-Kaş açıklarında ilan ettiği iki deniz milli parkı da Yunanistan’la zaten var olan Doğu Akdeniz gerilimini artırmaya aday.
Yaklaşık 23 bin 500 kilometrekarelik alanı kapsayan düzenlemeyi, Türkiye’nin Deniz Mekânsal Planlaması ve Mavi Vatan yaklaşımının sahadaki en somut adımlarından biri olarak görmek mümkün. Özellikle Meis çevresini kapsayan Fethiye-Kaş parkı, Ankara’nın Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanı tezleriyle örtüşen bir bölgede bulunuyor.
Atina’nın karara sert tepki göstermesinin nedeni de burada yatıyor; Yunanistan, Türkiye’nin attığı adımın hukuki sonuç doğuramayacağını savunurken, Ankara ise deniz milli parklarının yeni bir egemenlik alanı yaratmadığını, ancak denizlerdeki idari ve kurumsal varlığını güçlendirdiğini vurguluyor.
Türkiye’nin attığı adımın zamanlaması dikkat çekici; Ankara’nın deniz milli parkı hamlesi, Güney Kıbrıs merkezli enerji projelerinin hızlandığı, Fransa destekli elektrik bağlantı projelerinin ve Doğu Akdeniz’deki yeni enerji yatırımlarının öne çıktığı bir dönemde geldi. Bu nedenle Ankara’nın deniz milli parkları kararını, yalnızca çevresel bir düzenleme değil, aynı zamanda Ege ve Doğu Akdeniz’de şekillenen yeni jeopolitik denkleme verilmiş stratejik bir cevap olarak değerlendirmek yerinde olur.
Ankara bu kez “yalnız” değil; yanında ABD var, ama...
Türkiye bugün yaklaşık on yıl öncesindeki “değerli yalnızlık” döneminden farklı bir noktada bulunuyor. O dönem Ankara’nın aynı anda karşı karşıya olduğu aktörlerin önemli bölümü bugün ortak veya müttefik hâline gelmiş durumda. Ancak onların yerini İsrail-Rusya eksenli yeni riskler alıyor.
Fark şu ki bu kez Türkiye “yalnız” değil; Washington ile ilişkiler yeniden güçleniyor. Suudi Arabistan ve Pakistan ile savunma iş birliği kurumsallaşıyor. Mısır ile ilişkiler normalleşmiş durumda. Libya’da yeni bir denge oluşuyor.
Buna rağmen riskler küçülmüyor; sadece şekil değiştiriyor.
İsrail ile Suriye sahasında yaşanabilecek bir yanlış hesaplama, Rusya ile Ukrayna dosyasında derinleşen görüş ayrılıkları, Kuzey Afrika’da sertleşen nüfuz mücadelesi ve Doğu Akdeniz’de giderek artan gerilim, Ankara’nın önündeki en kritik başlıklar olarak öne çıkıyor.
Türkiye artık tek bir cephede değil, birbirine bağlı çok sayıda cephede aynı anda pozisyon almak zorunda. Görünen o ki önümüzdeki dönemin temel sorusu şu olacak:
Ankara, ABD ile stratejik yakınlaşmasını sürdürürken İsrail ile doğrudan çatışma riskini ve Rusya ile büyüyen gerilimi aynı anda yönetebilecek mi?
