Ceuta ve Melilla üzerindeki İspanyol kontrolünün Fas’a geçmesi, Cebelitarık Boğazı’nın güney yakasında denetimin iki ülke arasında paylaşılması sonucunu doğurabilir. Bu senaryo, stratejik deniz geçitlerinin tek bir devletin siyasi kararlarına bağlı kalmasını istemeyen Washington ve İsrail’in son dönem politikaları ile büyük ölçüde uyumlu.
ABD’nin Orta Doğu, Akdeniz ve Avrupa kıtası ve Avrasya’yı aynı denklem içerisinde değerlendirdiği, bu denklemin de deniz yollarının ve enerji geçiş hatlarının güvenliği üzerine kurulduğu giderek daha fazla görünür hale geliyor.
Washington yönetimi tüm bu coğrafyayı kendince “istikrarlı” hale getirmeye çalışıyor ve bunu da belli ki bir plan dahilinde, adım adım ilerletiyor.
ABD Başkanı Trump’ın ikinci kez göreve gelir gelmez ilk yaptığı Panama Kanalı’nın kontrolünü sağlamak olmuştu. Ardından İran’a yönelik saldırılarla Hürmüz Boğazı’nın da ABD ve müttefiklerinin kontrolüne geçmesi için çabalar başladı. Trump’ın Danimarka’nın hakimiyetindeki Grönland’ı ABD’ye katma isteği bile, doğrudan kuzey ticaret deniz yolu ile ilgili.
Şimdi ise sıra Akdeniz’in iki kilit noktası, Cebelitarık Boğazı ve Süveyş Kanalı’na gelmiş görünüyor.
Afrika’daki İspanyol kentlerine mülteci akını
Bu kez “oyun” düzensiz göç bir silah haline getirilerek oynanıyor.
Fas’tan on binlerce kişinin bir gecede İspanya’nın Kuzey Afrika kıyısındaki Ceuta ve Melilla kentlerine yönelik düzensiz akınının “tesadüf” gibi algılanması imkansız. Belli ki arkasında pek çok hesap var.
Krizin tarafı olan iki ülkenin ABD ile ilişkileri son dönemde birbiriyle tamamen zıt bir çizgi içinde.
2020 yılında İbrahim Anlaşmaları sürecine katılarak İsrail ile diplomatik ilişkilerini normalleştiren Fas’ın, ABD’nin “sadık müttefikleri” arasına girdiği unutulmamalı. Fas ile İsrail arasında savunma sanayii, istihbarat paylaşımı ve güvenlik alanlarında kapsamlı iş birlikleri geliştirilirken, ABD’nin Batı Sahra meselesinde de Rabat yönetimine verdiği siyasi destek oldukça dikkat çekici.
ABD Temsilciler Meclisi’nden sadece haftalar önce, Cumhuriyetçi üyelerin oylarıyla geçen bir rapor da Washington’ın bu Fas-İspanya gerilimi konusundaki duruşu konusunda pek çok ipucu barındırıyor.
Temsilciler Meclisi’nin 2027 Ulusal Güvenlik ve Dış İlişkiler bütçesine ilişkin raporunda, İspanya yönetimindeki Ceuta ve Melilla için “İspanya tarafından yönetilen ve Fas topraklarında yer alan, Fas’ın egemenlik iddiasında bulunduğu kentler” ifadesi yer alıyor.
İspanya Washington’ın hedefinde
İspanya ise son dönemde izlediği dış politika ile kilit meselelerde hem İsrail’in, hem de doğrudan Washington’ın karşısında yer aldı.
Madrid yönetimi Gazze konusunda Avrupa’nın İsrail’e yönelik en sert eleştirilerini dile getiren ülkelerden biri oldu. Filistin Devleti’nin tanınmasına verdiği destek ve Gazze’de ateşkes çağrıları nedeniyle İspanya ile İsrail arasında başlayan ciddi diplomatik gerilim devam ediyor.
İran konusunda da İspanya, bir yandan Tahran’ın bölgesel saldırılarını eleştirirken, diğer yandan ABD ve İsrail’in askeri yöntemlerini desteklemek yerine diplomatik çözümü savunan bir çizgide kaldı. Böylece Madrid, hem Gazze hem de İran dosyalarında Washington ve Tel Aviv ile zaman zaman farklılaşan bir politika izledi.
Son olarak Ankara’daki NATO toplantısında da İspanya doğrudan ABD Başkanı Donald Trump tarafından açıkça hedef alındı. Trump, İspanya ile tüm ticari ilişkileri kesmek istediğini belirterek, İspanya’yı “boşa harcanmış bir dava” ve “NATO’da berbat bir ortak” olarak nitelendirdi.
Asıl neden Cebelitarık Boğazı’nın kontrolü mü?
Dolayısıyla İspanya’nın Afrika kıtasında bulunan iki toprak parçası, Ceuta ve Melilla’ya yönelik sürpriz ve çok yoğun göçü, Cebelitarık’ın kontrolü ile bağlantılamak pek de yanlış olmaz;
Atlantik Okyanusu ile Akdeniz’i birbirine bağlayan ve yılda yaklaşık 100 bin geminin kullandığı Cebelitarık, küresel deniz ticaretinin en kritik geçiş noktalarından biri ve her iki yakasında da İspanya’nın kontrolü bulunuyor.
Cebelitarık’ın güney yakasında İspanya’nın Ceuta ve Melilla üzerinden kurduğu kontrolün Fas’a geçme ihtimali, Kanal’ın tek bir ülke yerine, iki farklı ülke tarafından kontrolü anlamına gelir. Bunun da, stratejik öneme sahip deniz geçişlerinin tek bir ülkenin siyasi kararlarına bağımlı kalmasını istemediği pek çok kez gösteren Washington’ın -ve elbette İsrail’in- son politikaları ile uyumlu bir durum olduğu ortada.
Mısır’a kritik saldırı; Süveyş de hedefte
Üstelik sadece Cebelitarık değil, Akdeniz’deki kritik bir başka su yolu, Mısır kontrolündeki Süveyş Kanalı da “hedef” haline gelmiş durumda.
Akdeniz’deki Mısır’a ait Dimyat Limanı’nda iki gaz depolama gemisi 29 Temmuz Çarşamba günü insansız bir hava aracı saldırısıyla vuruldu. Bu, Mısır’ın beş aydır süren ABD-İsrail-İran savaşında ilk kez hedef alınması anlamına geliyor.
Kimsenin doğrudan üstlenmediği saldırıda doğrudan kanal hedef alınmamış olsa da, çatışmanın Akdeniz’i Kızıldeniz’e bağlayan Süveyş Kanalı yakınlarına kadar gelmiş olması endişe verici. Belli ki sırada Süveyş var.
İran da “su ticaret yolu” oyununu oynuyor
Öte yandan, ABD’nin Hürmüz’deki kontrolüne son vermeye çalıştığı İran rejimi de, Washington’un “su yollarının kontrolü” oyununu görmüş, hatta bu oyunu bir sonraki safhaya taşımaya hazır bir görüntü çiziyor.
ABD-İsrail’in yoğun saldırılarına karşı hala Hürmüz Boğazı’nın kontrolünü kaybetmemiş olan İran, Yemen’deki Husi güçleri üzerinden Babülmendep Boğazı’na da yükleniyor.
Suudi Arabistan liderliğindeki deniz koruma gücü
Tam da bu jeopolitik tablo şekillenirken dikkat çekici bir adım da yine ABD’nin yakın müttefiki Suudi Arabistan öncülüğünde geçen hafta atıldı.
Suudi Arabistan Savunma Bakanlığı, Riyad’da gerçekleştirilen toplantının ardından, Kızıldeniz, Babülmendep Boğazı ve Aden Körfezi’nde uluslararası ticaret yolları ile küresel enerji arz güvenliğini korumayı amaçlayan çok uluslu bir deniz savunma ittifakının kurulduğunu açıkladı.
Ortak bildiriyi Suudi Arabistan’ın yanı sıra Türkiye, Mısır, Pakistan, Katar, Kuveyt, Bahreyn, Ürdün, Yemen, Bangladeş, Nijerya, Sudan, Cibuti ve Somali imzaladı.
İttifakın ilanını, yalnızca bölgesel bir güvenlik girişimi olarak görmek doğru olmaz; Son dönemde Hürmüz Boğazı, Babülmendep, Süveyş Kanalı ve Kızıldeniz’de artan jeopolitik riskler dikkate alındığında, bu adım küresel enerji ve ticaret koridorlarının güvenliğine yönelik yeni bir bölgesel güvenlik mimarisinin inşası olarak değerlendirilebilir.
Bu gelişme, Panama Kanalı’ndan Hürmüz’e, Babülmendep’ten Cebelitarık’a kadar uzanan kritik su yollarının artık yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda uluslararası güvenlik politikalarının merkezinde yer aldığının da kanıtı gibi.
“Vekil güçler” yerine, devletler devrede
ABD açısından Orta Doğu ve Doğu Akdeniz coğrafyasının “istikrara kavuşturulmasında” sadece su yolları önemli değil elbette;
Karasal ticaret ve enerji hatlarının da güvenliğinin stratejinin bir parçası.
Bu çerçevede yine Trump döneminde başlayan Washington’un izlediği yöntem değişikliği dikkat çekici; Artık Orta Doğu’daki silahlı “vekil güçlerin” yerini, ABD’ye yakın duran devletlerin kontrolü almakta.
Irak’ta İran yanlısı Haşd-i Şabi’nin tasfiye süreci;
Yemen’de Husiler’in Suudi Arabistan eliyle sahne dışına itilmeye çalışılması;
Gazze’de üzerinde uzlaşılan son ateşkes ile Hamas’ın kontrolünün devre dışı bırakılmas;
Lübnan’da Hizbullah’ın etkisizleştirilmesi;
Ve elbette ABD’nin Suriye’deki PKK oluşumuna desteği kesmesi ve Türkiye’deki PKK’nın lağvedilme süreci...
Birbirinden ayrı gibi görünseler de, tüm bu gelişmeler Orta Doğu’da doğrudan devlet merkezli bir güvenlik mimarisine yönelme eğiliminin göstergeleri.
Üstelik hepsinin arka planında da ABD’nin “parmak izini” görmek mümkün...
