Türkiye, ABD ile savunma ilişkilerini yeniden güçlendirirken Suudi Arabistan ve Pakistan’la kurduğu yeni güvenlik hattıyla bölgesel ağırlığını artırıyor. Ancak Ukrayna’ya silah transferi Ankara-Moskova dengesini, üçlü pakt ise Tahran ve Yeni Delhi ile ilişkileri yeni bir sınavla karşı karşıya bırakıyor.
Türk dış politika çok hareketli;
Mekke'de kurulan Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan savunma paktı ile tek kalemde hem İran, hem de Hindistan'da “kaşların kalkmasına” neden oldu. Şimdi ise, ülkedeki eskiyen Amerikan silahlarını Ukrayna'ya satma adımıyla, Moskova'yla kurulmuş hassas denge tehlikeye atılıyor.
Ankara'nın dış politikada son dönemde attığı her adım ABD ile daha fazla yakınlaşmayı sağlıyor.
Türkiye'nin ABD ile yakınlaşmasının en görünür alanı savunma sanayi;
S-400 krizi, F-35 programından çıkarılma ve CAATSA yaptırımları sonrasında uzun süre gerilimli seyreden ilişkilerde bugünlerde yeni bir dönem yaşanmaya başlandı. Ankara-Washington hattında bugünlerde F-16 modernizasyonu, Türkiye'nin yeniden F-35 satın alma ihtimali ve NATO'nun yeni savunma yapılanmasında Ankara'ya verilen yeni roller gündemin ilk sıralarında.
Bu aşamada Trump yönetiminin Kongre'ye sunduğu yeni bildirim ise, hem ABD-Türkiye savunma ilişkilerinde, hem de Ankara-Moskova hattında yeni bir dönemin işaretlerini taşıyor.
Trump yönetiminin ABD Kongresi'ne sunduğu 6 Ağustos 2026 tarihli bildirime göre Türkiye, envanterindeki eski ABD yapımı savunma malzemelerinin Ukrayna'ya kalıcı transferi için Washington'dan izin istedi. Yaklaşık 284 milyon dolarlık ilk tedarik değerine sahip paket kapsamında 70 M39 ATACMS füzesi, 12 M270 MLRS lançeri, 2 bin 524 M26 DPICM roketi ve 47 bin adet 203 milimetrelik DPICM mühimmatı bulunuyor. Transferde Türkiye'den MKE AŞ, ASFAT AŞ ve ARCA Savunma'nın yanı sıra Bulgaristan'dan VTIC International Ltd. ve ABD'den şirketler yer alıyor.
Ankara açısından bunun anlamı yalnızca Ukrayna'ya mühimmat gönderilmesi değil; Türkiye eski sistemleri elden çıkarıyor, envanterini temizliyor ve savunma kaynaklarını modernizasyona yönlendiriyor.
Ancak Washington açısından başka bir anlamı daha var; Türkiye'nin ABD ile savunma alanında yeniden aynı masada oturmaya başladığının göstergesi olacak bu satışlar.
Ankara’nın yeni, dış politika “formülü” işler mi?
Son gelişmeler bakınca, Türkiye'nin ABD'ye bu kadar yakınlaşırken, AK Parti hükümet yetkililerinin sürekli ifade ettikleri "dış politikadaki özerkliği" korumak mümkün olabilir mi? En büyük soru işareti burada yatıyor.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın imzaladığı yeni savunma anlaşmasını bu açıdan da incelemekte fayda var;
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın NATO'nun 5. maddesine benzettiği yeni üçlü savunma paktı, aynı zamanda üç ülkenin farklı kriz alanlarında birbirine yakın politika izleme taahhüdünü de zımnen içeriyor.
Sudan bunun en açık örneklerinden biri; Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan farklı araçlarla Sudan ordusu ve General Abdulfettah el-Burhan yönetimine destek veren bir çizgide bulunuyor. Türkiye'nin askeri ve savunma sanayisi kapasitesi, Suudi Arabistan'ın finansal gücü ve Pakistan'ın askeri desteği aynı sahada kesişiyor.
Benzer bir ortaklık zemini Kızıldeniz, Somali, Yemen ve Afrika Boynuzu'nda da ortaya çıkıyor.
Dolayısıyla Mekke Anlaşması sıfırdan kurulmuş bir ortaklığın başlangıcı olarak okumak mümkün değil; ABD'nin üç müttefikinin Ortadoğu'dan Afrika'ya kadar çok geniş bir coğrafyada "birlikte yürümesi" diye tarif etmek daha doğru bir yaklaşım. Kurulan paktı da, üç ülke arasında zaten var olan işbirliğinin güvenlik şemsiyesi altında kurumsallaştırılması nitelemek mümkün.
Mısır’ın “Hayır”ı çok şey anlatıyor
Ancak tam bu açıdan, Mısır'ın anlaşmaya katılmaması oldukça dikkat çekici;
Mısır'ın tercihi bölgedeki yeni yapılanmanın sınırlarını gösteriyor. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan bir savunma paktı ile bir araya gelirken, diğer tarafta Yunanistan, Kıbrıs Rum Yönetimi, İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin politikalarını ortaklaştırma adımları ortada. Yani bölgedeki bir "pakta" girdiğinizde, kalanları otomatik olarak "rakip" ilan etme tehlikesi var.
Nitekim, Kahire yönetimi, Suudi Arabistan'la Kızıldeniz'de güvenlik işbirliği yapmaya hazır bir görüntü çizmesine rağmen, Suudi Arabistan'a yönelik bir saldırıyı otomatik olarak kendi savaşı kabul edeceği bağlayıcı bir askeri ittifaka girmek istemiyor.
Çünkü Mısır aynı anda Suudi Arabistan'la, BAE' ile Türkiye'yle, Hindistan'la, Yunanistan'la ve Kıbrıs dosyasıyla ilişkilerini yönetmek zorunda. Dolayısıyla Mısır'ın mesajı aslında basit: İşbirliğine evet, bloklaşmaya hayır.
Bu tavır Türkiye açısından da önemli bir uyarı. Çünkü Ankara'nın da, kurduğu güvenlik ağları büyüdükçe, başka ülkelerin “taraf seçme” baskısı hissetmesi mümkün.
Moskova’nın hesabı değişebilir
Türkiye'nin yeni yönelimi Rusya ile ilişkilerde "maliyet" olarak ortaya çıkabilir.
Ankara uzun yıllardır Rusya ile Batı arasında hassas bir denge yürütüyordu. Bir taraftan Moskova ile enerji, ticaret ve Suriye gibi alanlarda işbirliği yaparken, diğer taraftan Ukrayna'nın toprak bütünlüğünü destekliyordu.
Ancak Suriye'de Esad yönetiminin düşmesi ve Şam'ın kontrolünü ele geçiren Colani/El Şara'nın giderek ABD'ye daha fazla yakınlaşmasıyla Suriye konusundaki Ankara-Moskova işbirliği de düştü.
Şimdi Washington'la savunma ilişkileri yeniden güçlendiren Ankara, Ukrayna'ya ABD menşeli silahların transferi ile kuzeydeki savaş konusunda kurmuş olduğu "hassas dengeyi" de yitirme olasılığı ile karşı karşıya.
Moskova bunu yalnızca “eski mühimmatın tasfiyesi” olarak görmeyebilir. Özellikle ATACMS ve MLRS gibi sistemlerin Ukrayna sahasına girmesi, Rusya açısından Türkiye'nin Batı savunma mimarisine yeniden yaklaşmasının göstergesi olarak değerlendirilebilir.
Uluslararası siyasette niyet kadar algı da önem taşıyor. Türkiye “denge politikası” dese bile, Moskova Ankara'nın savunma politikasındaki yön değişikliğini daha dikkatli okumaya başlayabilir.
Yeni Delhi rahatsız olabilir
İkinci hassas başkent ise Hindistan;
Pakistan'ın Mekke Anlaşması'nın merkezinde bulunması, Türkiye-Pakistan savunma ilişkilerinin artık üçlü bir güvenlik yapılanmasının parçası olması anlamına geliyor.
Bu durum Yeni Delhi'nin dikkatinden kaçmayacaktır. Mekke'de imzalanan üçlü savunma paktı, bir tarafta Hindistan-İsrail-Yunanistan bağlantısını diğer tarafta Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan hattı belirginleşiyor.
Türkiye'nin Pakistan üzerinden Güney Asya'daki güç dengelerine daha fazla dahil olması, Yeni Delhi'nin Ankara'ya bakışını sertleştirebilir. Ankara açısından bu önemli bir risk…
Tahran da bu yeni hattı izleyecek
İran açısından tablo daha da hassas;
Türkiye'nin Suudi Arabistan'la askeri yakınlaşması ve Washington'la savunma ilişkilerini geliştirmesi Tahran tarafından da dikkatle izlenecektir. Ankara'nın amacı İran'a karşı bir cephe oluşturmak olmasa da, bölgedeki ittifakların algısı çoğu zaman niyetlerden bağımsız okunuyor bölge ülkeleri tarafından.
Türkiye'nin ABD'yle yakınlaşması, Suudi Arabistan'la savunma anlaşması yapması ve Pakistan'la askeri ilişkilerini güçlendirmesi, İran açısından yeni bir güvenlik kuşağının oluştuğu şeklinde yorumlanabilir.
Bu nedenle Ankara'nın önündeki en zor görevlerden biri, Washington ve Riyad'la ilişkilerini geliştirirken Tahran'la bölgesel rekabeti kontrol altında tutmak olacak gibi duruyor.
Kısacası Türkiye, bölgesinde kurmakta olduğu yeni ilişkilerle bölgesel ağırlığını artırmayı hedeflerken, aynı anda riskleri de büyütüyor. Ankara artık yalnızca kendi attığı adımların değil, içinde yer aldığı yeni ittifakların yaratacağı sonuçların da hesabını yapmak zorunda.
