Orta Doğu’da güvenlik dengeleri yeniden kuruluyor. Irak’taki milislerin tasfiyesi, Suriye’de ordunun yeniden yapılandırılması, Türkiye’de PKK’nın silahlı varlığını sona erdirmeye yönelik Çerçeve Yasa hazırlığı ve Mekke’de Türkiye, Suudi Arabistan ile Pakistan arasında imzalanan savunma anlaşması, bölgesel güvenlikte devlet merkezli yeni bir dönemin işaretlerini veriyor.
Orta Doğu hem diplomasi, hem de çatışma açısından çok hareketli. On yıllar boyunca teröre, etnik ya da mezhep çatışmalarına sahne olan bölgede çok ciddi bir dönüşüm yaşanıyor.
Dönüşümün özeti net; silahlı güç yeniden devletler merkezinde toplanıp, “vekil güçler” birer birer ortadan kaldırılıyorlar.
Irak’ta 30 Eylül kritik eşik
Irak bu dönüşümün en hassas cephelerinden biri…
Bağdat, devlet dışı silahlı grupların silahlarını teslim etmesi ve güvenlik faaliyetlerini devlet kurumlarının emir-komuta zinciri içine alması için 30 Eylül 2026’yı kritik tarih olarak belirledi. Bu tarihten sonra devletin resmi güvenlik kurumları dışında silahlı faaliyet yürüten yapıların çok daha sert biçimde hedef alınması bekleniyor.
Asıl mesele ise İran bağlantılı milisler: Haşdi Şabi çatısı altında bulunan bazı büyük yapılar devletle uyumlu bir dönüşüme açık mesajlar verirken, Kataib Hizbullah gibi daha radikal gruplar “direniş silahı” olarak tanımladıkları silahlarını bırakmayacaklarını açıkladı.
Devlet dışı aktörler silahlarını teslim etmez veya farklı isimler altında yeniden örgütlenirse, Bağdat’ın yeni bir çatışma döngüsüne sürüklenmesi ihtimali oldukça yüksek. Bu nedenle 30 Eylül, Irak açısından “devlet otoritesinin” yeniden tanımlanacağı kritik bir eşik.
Suudi Arabistan’ın Irak’a müdahalesi
Bu süreci çok daha dikkat çekici hale getiren gelişme ise ABD ve Suudi Arabistan’ın Irak’taki İran bağlantılı hedeflere yönelik ortak hava operasyonu oldu.
Suudilerin böyle bir operasyona doğrudan katılması, Riyad’ın Irak’taki milis meselesini artık yalnızca Irak’ın iç güvenlik sorunu olarak görmediğini, İran bağlantılı silahlı grupların bölgedeki faaliyetlerini Körfez güvenliğinin de parçası kabul ettiğinin göstergesi.
Orta Doğu’daki yeni güvenlik mantığının tam da burada ortaya çıktığı açık;
Devlet dışı silahlı aktörlerin faaliyet alanı daraltılırken, devletler artık “birbirlerinin güvenliğine müdahale etmeye” başlıyor.
Mekke’de kurulan yeni savunma paktı
Bu açıdan bakınca, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Mekke’de imzaladığı savunma anlaşmasının amacını da görmek kolaylaşıyor.
Üç ülkenin güvenlik ilişkilerini yeni bir seviyeye taşıyan anlaşmanın, “bir ülkeye yönelik silahlı saldırının, üçüne yönelik saldırı olarak değerlendirileceği” resmen açıklandı. Bu ifade doğal akla doğrudan NATO’nun 5. maddesini getirse de, henüz böyle bir karşılaştırma için erken. Mekke Anlaşması’nın - şimdilik- NATO benzeri ortak komuta yapısı, otomatik askeri müdahale mekanizması veya ortak nükleer kuvvet oluşturduğunu söylemek mümkün değil. Nitekim, Türkiye’de AK Parti iktidarının ilk yıllarında, 2000’li yılların başında yine Suudi Arabistan’ı merkez alan bir “İslam ordusu” yapılanması için ilk adımlar atılmış, ancak bu süreç daha ilk haftalarında, hiçbir gelişme sağlanamadan dağılmıştı.
Yine de Mekke’de Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin, birbirinden farklı, ancak birbiri tamamlayan yönleri göz önüne alındığında, imza koyulan anlaşmanın stratejik ağırlığını da küçümsemek yanlış olur.
Pakistan nükleer silaha sahip tek Müslüman ülke; Türkiye güçlü ve giderek daha bağımsız bir savunma sanayii ile büyük bir askeri kapasiteye sahip; Suudi Arabistan ise enerji kaynakları, finansal gücü ve Körfez’deki stratejik konumuyla ekonomik ağırlık sağlıyor.
Kısacası, Pakistan oluşturulan yeni pakta Ukrayna savaşıyla birlikte yeniden küresel gündeme giren “nükleer stratejik caydırıcılığı”, Türkiye teknoloji ve askeri kapasite ile kalabalık ve güçlü orduyu, Suudi Arabistan ise ekonomik ve jeopolitik gücü getiriyor.
Anlaşmanın gerçek testi İran olacak
Orta Doğu’da istikrar için devletlerin ellerini taşın altına koymaya başladıklarını gösteren Mekke anlaşmasının en zor sınavı ise İran konusunda yaşanacak gibi görünüyor. Ortada altına imza konulan bu pakt dolayısıyla cevaplanması çok güç pek çok soru bulunuyor;
Örneğin İran veya İran bağlantılı bir aktör Suudi Arabistan’ın enerji altyapısına büyük çaplı bir saldırı düzenlerse Ankara ve İslamabad nasıl hareket edecek?
Ya da, Pakistan ile Hindistan’ın yeniden savaşın eşiğine gelmesi halinde, Türkiye ve Suudi Arabistan gerçekten Pakistan’ın yanında askeri olarak yer alacak mı?
Bugün bu soruların kesin bir cevabı yok. Zaten anlaşmanın gerçek değeri de böylesi durumlarda ortaya çıkacak. Çünkü Mekke Paktı’nın caydırıcılık gücü, imza metninde ne olduğundan çok, karşı tarafın bu ittifakın kriz anında gerçekten harekete geçeceğine inanıp inanmamasına bağlı.
Bölgesel stratejisinin önemli unsurlarından biri devlet dışı silahlı ortaklara dayanan İran’ın Mekke Paktı’nın kurulmasını en çok eleştiren ülke olarak öne çıkması da şaşırtıcı değil. Irak’taki Şii milisler, Lübnan’daki Hizbullah ve Yemen’deki Husiler İran’ın dini mezhebe dayalı “vekil güç” stratejinin farklı parçalarını oluşturuyorlar. Şimdi ise bölgedeki eğilim tersine dönüyor: Devletler güçlenirken devlet dışı silahlı aktörlerin alanı daraltılmaya çalışılıyor.
ABD memnun görünüyor
Mekke Anlaşması’yla Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan kendi güvenlik alanlarını genişletirken, Washington’dan gelen olumlu mesajlar da durumu özetler nitelikte.
Paktı kuran üç ülkenin üçü de ABD’nin güvenilir ortakları arasında;
Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ABD’nin uzun yıllardır bölgedeki en önemli güvenlik ortaklarından biri. Pakistan ise Washington açısından İran’la savaşın bitirilmesi için arabuluculuk yapabilecek kadar saygın.
Dolayısıyla ortaya çıkan modeli ABD’nin Orta Doğu politikasından tamamen bağımsız yeni bir askeri bloktan çok, bölgesel güçlerin kendi stratejik manevra alanlarını genişletme çabası olarak görmek daha mantıklı. Türkiye’nin bölgesel güvenlikte daha fazla sorumluluk üstlenmesi, Suudi Arabistan’ın güvenlik ortaklarını çeşitlendirmesi ve Pakistan’ın stratejik ağırlığını kullanması, ABD’nin yıllardır istediği “bölgesel yük paylaşımı” anlayışıyla uyumlu.
TÜRKİYE’DEKİ “ÇERÇEVE YASANIN” ZAMANLAMASI
Orta Doğu’nun çeşitli köşelerinde “devletin silahlı gücü tekelleştirmesine” yönelik adımlara Ankara’daki son gelişmeleri de eklemek gerek elbette;
Türkiye de bugünlerde kendi içinde yıllara yayılmış bir çatışma sürecini bitirmeye çalışıyor; PKK terör örgütünün dağıtılması sürecinde “çerçeve yasa” ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti de resmi adımları atma yoluna girdi.
- Ankara’nın PKK’nın silahlı ve örgütsel varlığını sona erdirmeye yönelik Çerçeve Yasa hazırlaması,
- Irak’ın devlet dışı silahlı grupları tasfiye etmeye çalışması,
- Suriye’de Colani/El Şara rejimi “orduyu yeniden yapılandırmak” adı altında, ileride dert olabilecek başına buyruk silahlı grup ve komutanlardan kurtulmasının aynı ana denk gelmesini, tek bir bütünün parçaları olarak görmek mümkün;
Orta Doğu’da silahlı güç üzerindeki nihai egemenlik devlete dönüyor.
Belli ki, Orta Doğu’daki ABD müttefikleri, Washington yönetimi küresel düzeydeki asli rakibi Çin’e yüzünü dönmeden önce “vaziyet alıyorlar”.
