Vatandaşların arasındaki bağ kuvvetliyse toparlanma daha kalıcı oluyor. 2023’te “Deprem bölgesi tüm Türkiye’dir” derken vurgulamak istediğimiz tam da buydu.
Elbistan’dan Adıyaman’a doğru giderken, aracın camından dışarıyı seyrediyorum. Bereketli topraklar, pırıl pırıl bir su çizgisi ve yer yer gözüme takılan demir yolu rayları. İktisat derslerini bir bilgisayar oyunu gibi kurgulasaydık, kendine kuvvetli bir ekonomi kurmak isteyen öğrencinin yanına alacağı 3 süper güç bir arada… Bense depremde yıkılmış bir şehirden diğerine gidiyorum ve kendimi hiç de süper kahraman gibi hissetmiyorum. Yıl 2023, büyük depremin üzerinden 8 hafta geçmiş…
TSKB ekibi olarak depremden doğrudan etkilenen illere gitmiştik. Amaç ihtiyacı anlamak, çözüme destek sunabilmek ve “yan yana” olabilmekti. Bu duygu, o günden beri benimle.
Bunun sahada da bir karşılığı olduğunu sonradan öğrendim. Purdue Üniversitesi’nden Daniel Aldrich, farklı ülkelerdeki afetleri ve sonrasındaki toparlanmayı incelediğinde ilginç bir şey görüyor: Afetlerden sonraki toparlanma, alınan yardımın miktarından ya da tespit edilen zararın büyüklüğünden ziyade, sosyal sermayeye bağlı gelişiyor. Yani vatandaşların arasındaki bağ kuvvetliyse toparlanma daha kalıcı oluyor. 2023’te “Deprem bölgesi tüm Türkiye’dir” derken vurgulamak istediğimiz tam da buydu.
O dönem yazdığım raporda kırmızı çizgilerimizi de belirtmiştim:
- Deprem sonrası dönem hareketsiz bir yas zamanı değil dayanışma zamanı olmalı.
- Depremden doğrudan etkilenen iller “yardım alan” olarak konumlandırılmamalı.
- Hızlı onarım telaşı nedeniyle kırılgan sistemler değiştirilmeden yeniden kurulmamalı, bir sonraki afete hazırlık yapılmalı.
Buradan hareketle konuyu çalışmalarımızda birkaç boyuttan ele aldık. Barınma, alt yapı gibi acil ihtiyaçların giderilmesi elbette tereddütsüz önceliğimizdi. Konuya daha uzun vadeli bakarken, bölgedeki toprak varlığının korunmasını ve iş yaratımını ön plana çıkarttık. Bölgenin bir Yeşil Ekonomik Alan olarak korunmasını, tarımda doğa temelli karbon depolama yöntemlerine öncülük etmesini önerdik.
Toparlanma kadar “afet hazırlıklılığı” meselesine de odaklandık ve TSKB Ekonomik Araştırmalar’daki arkadaşlarım 3 yıllık bir taahhütte bulundular. Bu kapsamda her yıl depremden doğrudan etkilenen illeri ziyaret ederek toparlanmayı ve ihtiyaçları raporluyoruz. Bir yandan da çalıştığımız kalkınma temalarını afet hazırlıklılığı perspektifinden yeniden ele alıyoruz.
Çünkü malumunuz deprem bir afet değil, doğa olayı. Onu afet yapan şey, bizim hazırlıksızlığımız. Yani sonucu değiştirmek elimizde. Afetlerin etkisinin eşit dağılmadığını da not etmek gerek. Kadınlar, çocuklar, engelliler, yaşlılar, düşük gelir grubundakiler daha çok etkileniyor. O halde hem afetin oluşmasına engel olmak hem de engel olamadığımız kısımda yükü adil dağıtmak gibi bir sorumluluğumuz var.
Son yazımda “6 Şubat’ı anmaya ayıralım ama sonra kalkınma perspektifinden depremi konuşalım” derken aklımda bu sorumluluk vardı. Günü geldi. Bu yazıyı, Adıyaman’da elektrik direklerine asılan “Hasarlı Ev Tadilatı Yapılır” ilanlarını görebildiğim bir yerden, Antakya merkezde navigasyonun çalışmadığı yollardan, İskenderun sahildeki inşaat bariyerlerinin önünden, Kahramanmaraş’ta, Gaziantep’te ziyaret ettiğim sanayi tesislerinden birinin bahçesinden yazıyorum… Gitmek gerek, görmek gerek.
Kaç konut yapıldığını, kaç kilometre yol inşa edildiğini biliriz, istenirse grafiğini çizeriz ama gece kaygısız uyumak, gelecek korkusu yaşamamak, hasadın kalitesinden ödün vermemek gibi “muhasabeleştirilemeyen” meseleler olduğunu unutursak, gitmezsek, görmezsek, bir arada olmazsak, iyileşemeyiz. Bu sözümün gerekçesi vicdan değil sorumluluktur. Yöntemi; yardım değil planlamadır. Amacı; toparlanma değil kalkınmadır. Zamanı; yarın değil bugündür.