Biz bağımsızlığı zedeleyerek kendimizi (neredeyse yoktan var edilmiş) bir krizin içinde bulduk. Darısı ABD’nin başına… mı diyelim?
Trump’ın bir Fed para kurulu üyesini evinin ipotek başvurusunda yanlış beyan verdiği iddiasıyla görevden almaya kalkması ile merkez bankalarının bağımsızlığı kavramı da yeniden tartışılmaya başlandı. (İngilizce “Central Bank Independence” olarak ifade edilen bu kavram “CBI” olarak kısaltılıyor.) Bu kavramın ve merkez bankalarında uygulanmaya başlamasının yaklaşık 40 senelik bir geçmişi var. Bizde de bu konuda ilk düzenlemeler 1994 yılındaki finansal kriz sonrasında başlatılmıştı. Ancak, bu konudaki asıl değişiklik 2001 yılındaki büyük kriz sırasında çıkarılan 4651 sayılı kanun ile yürürlükteki 1211 sayılı Merkez Bankası Kanunu’nda yapılan köklü değişiklikler ile oldu. Bu değişikliklerden hiç kuşkusuz en önemlisi Hazine’ye avans ve kredi verilmesinin tamamen yasaklanmasıydı. Böylece hükümetler bütçe açığını “para basarak” kapatma yetkisini kaybettiler.
Gelişmiş merkez bankaları, 2008 krizinden sonra arkadan dolandı
Gelişmiş ülke merkez bankalarının tamamında hazineye avans ve kredi verilmesi yasaklanmıştır. Ancak, 2008 krizinden sonra fiiliyatta bu kural bozuldu. Merkez bankaları doğrudan hazineyi finanse etmemekle birlikte QE (niceliksel gevşeme) adı altında piyasadan çok büyük miktarlarda devlet tahvili alımı yaptılar. Bu da dolaylı yoldan bütçe finansmanı etkisi yarattı. Benzer uygulamalar pandemi döneminde de devam etti. Kısacası, ilginç bir şekilde, Türkiye’de bu önemli bağımsızlık kuralı bozulmazken, gelişmiş merkez bankaları “bu kuralı bozdular” demeyelim, ama “arkasından dolandılar.” Ancak, böyle bir uygulama yapabilmelerinin arkasındaki ana neden söz konusu ülkelerin paralarının “sağlam para” (hard currency) olması. Bu noktada MMT (modern para teorisi) yanlılarının itirazlarını duyar gibiyim. “Eğer ekonomi durgun, kapasite kullanımları düşük ve işsizlik yüksek ise karşılıksız para basmanın, hatta bu parayı hanehalklarına dağıtmanın bir zararı olmaz.” Bu tabii ki Türkiye bağlamında çok yanlış bir söylem. Burada fazla detaya girmeden sadece Türkiye’nin bir çifte paralı (dual currency) bir ekonomi olduğunu, TL’nın bir “hard currency” olmaktan çok uzak olduğunu ve geçmişte başımıza ne geldiyse bu para basma hikayesinden geldiğini hatırlatayım. (Nasıl ki pek çok iktisatçımız anaakım iktisat teorilerini Türkiye ekonomisinin gerçeklerini dikkate almadan uygulamaya kalkıyor, aynı hatayı MMT yanlıları da yapıyor.)
CBI’ın ikinci önemli özelliği başkanın ve kurul üyelerinin belirli bir dönem için seçilmesi ve bu dönem boyunca kendileri istifa etmediği sürece görevde kalmaları. Örneğin Fed üyeleri ABD Başkanı tarafından 14 yıllığına seçilir, Senato onayıyla atanır ve görevlerinden “geçerli bir sebep” olmadıkça alınamazlar. (Tabii Trump geçerli bir sebebi olduğunu düşünüyor ve Anayasa mahkemesindeki “tutucu” çoğunluk sayesinde (diğer pek çok kanun değişikliğinde olduğu gibi) bu isteğini gerçekleştireceği iddiasında.) Türkiye’de de başkan 5 yıllığına, başkan yardımcıları ise 4 yıllığına seçilirler ve sağlık, suç ve etik ihlali dışında bir nedenden görevden alınamazlar.
Bu noktada şöyle bir soru akla gelebilir: Madem Türkiye’deki kronik enflasyonun ana sebebi yüksek bütçe açıkları ve bunların TCMB’nin para basması ile kapatılması ise neden 2001 yılında bu durumun yasaklanmasından yaklaşık 20 sene sonra enflasyon yeniden hortladı? Bu sorunun cevabı Türkiye’de 2 bağımsızlık kriteri olan para basamama, başkan ve üyelerin görev dokunulmazlığı kriterlerinden ikincisinin ağır şekilde ihlal edilmiş olmasında yatıyor. Kanunda yeri olmamasına rağmen 2019, 2020, 2021 ve 2023’te başkanlar görev süreleri dolmadan Resmi Gazete’de “Cumhurbaşkanlığı kararıyla görevden alınmıştır” ifadesi kullanılarak değiştirildi. Yerlerine de (son atamalar hariç) eğitim, tecrübe ve liyakatı düşük ve hükümetin istekleri doğrultusunda ancak iktisat bilimiyle 180 derece ters düşen para politikası uygulamaları yapmaktan çekinmeyen kişiler atandı.
Trump’a geri dönersek, bu hareketi hiç de şaşırtıcı değil. Hatta, kendi atamış olduğu Başkan Powell’ın azlini de sık sık gündeme getiriyor. Amaç Fed’in kendi istediği doğrultuda bir an önce faizleri düşürmesi. Ancak, halihazırda ekonomi durgunlukta olmadığı gibi artan gümrük vergilerinden gelen fiyat artışları da enflasyona yeni yeni yansımaya başlıyor. Trump’ın faizleri düşürmekteki ısrarının arkasında doları daha da zayıflatarak ABD ekonomisini daha rekabetçi hale getirmek, böylece de (düşük faiz-rekabetçi kur sayesinde) ülke içindeki yatırım iştahını ve harcamalarını artırmak var. Biz bağımsızlığı zedeleyerek kendimizi (neredeyse yoktan var edilmiş) bir krizin içinde bulduk. Darısı ABD’nin başına… mı diyelim?