Amerikan iç savaşında olanların popüler imajlar yoluyla yaygınlaştığı, bilindiği düşünülür. Kuzeyliler ve güneyliler, lacivert ve gri üniformalılar sinemada sık sık karşımıza çıkar. Kuzeyliler zencileri özgür bırakmak istemiştir çünkü kuzey ekonomisi sanayi ve ticarete, güney ise tarıma dayalıdır. Kölelik arkaik bir biçimdir ve gelişen kapitalizmde köleliğe yer yoktur. Daha ileri sürümlerde köleliğin ekonomik olarak kârlı olmaktan çıkıp çıkmadığı, iç savaşta ideolojinin rolü, güneylilerin de haklı oldukları bazı konuların olup olmadığı tartışılır. Az bilinen konu iç savaşın neredeyse kaçınılmaz oluşudur. Tarihte bu kadar büyük bir netlik, bu derece aşikâr bir determinizm bulmak kolay değildir.
Amistad filminin son sahnelerinden birisinde Anthony Hopkins tarafından canlandırılan eski ABD başkanı hukukçu John Quincy Adams –ABD’nin Washington’dan sonraki başkanı John Adams’ın oğlu ve kendisi de ABD’nin altıncı başkanı (1825-1829)- tarafından söylenenlere dikkat çekelim. Anayasa Mahkemesi önüne gelen davada Afrika’dan kaçırılarak köle yapılmak istenen insanları savunduğu bu sahnede Adams (Hopkins) mealen “bu insanlara özgürlüklerini verin ve korkmayın, bu yüzden iç savaş çıkacaksa bırakın çıkarsa çıksın” demektedir.
Aslında gerçekten de bir Amistad davası vardır ve Adams bu davada avukatlık yaparak Anayasa Mahkemesi önünde dört saat boyunca konuşmuştur. Tam olarak bu sözleri söyledi mi? Bilmiyoruz. Ancak buna benzer sözler söyleyebilecek bir bakışa sahip olduğunu biliyoruz. Bu sözler –söylenmişse- 24 Şubat 1841 tarihinde söylenmektedir ve mahkemenin güney eyaletlerinden gelen üyelerine seslenilmektedir. ABD’de iç savaş olasılığı uzun süre atılan her dramatik adımda, her kararda etkisini hissettirmiştir. ABD aslında neredeyse doğal olarak iç savaşa, kuzey-güney savaşına doğmuştur; ancak uzlaşmalar bu savaşı uzun süre erteleyebilmiştir. Adams kölelik karşıtı bir pozisyondaydı ve aynı zamanda birlik yanlısıydı; güneyin ayrılmasına da karşıydı. Bu pozisyon –güneyin iç savaşsız kuzeye boyun eğmesi dışında- geriye sadece iç savaş ihtimalini bırakıyordu. Lincoln bu ‘uzlaşmaz politikaya’ 1858 tarihinde geri dönmüştür.
Öte yandan kölelik ekonomisinin sadece güney eyaletlerini ilgilendirdiğini söylemek doğru değildir. Bu açıdan köleliğin kaldırılması aynı zamanda Atlantik ticaretinin de önemli bir konusuydu. Asla tam olarak başarılamamıştır ve iç savaş öncesinde başlayan köleliğin Orta Amerika’ya kayması 1870’lere kadar sürmüştür. Tamamen ilgisiz gibi görünen gelişmeler köleliğin ömrünü uzattı. Örneğin 1846’da serbest ticaret ve liberalizm adı altında İngiltere’de ithal şekerden alınan verginin düşürülmesi Havana merkezli Batı Hint Adaları köle ticaretine büyük ivme kazandırdı. Güya 1839’da İngiliz donanmasının köle kalesini yıkmasıyla söndürülmüş olan Sierra Leone merkezli köle ticareti yeniden canlandı. Lancashire’in İngiliz tekstili için talep ettiği pamuk ve City tarafından sağlanan ticari krediler yine Britanya kökenli yatırım sermayesiyle birleşerek 40 sene boyunca Atlantik ekonomisinin temel direği oldu. Pamuk ve şeker uluslararası ticaretin önemli kalemleri iken kölelik nasıl ortadan kaldırılabilirdi?
Kapitalizmin özgür işçiye ihtiyaç duyduğu için köleliği yok ettiği tezi de tam olarak doğru değildir. Yüzyıllar boyunca, kölelik gelişen kapitalizmin ihtiyaç duyduğu bir destek oldu. 19. Yüzyılın ikinci yarısında da doğrudan doğruya sanayi devriminin bir yan ürünü olarak yeniden işlev kazandı. Her durumda kölelik daha baştan gündemde olan, ayrıca kurucuların moral dünyasını zaman zaman meşgul eden, sadece beyazlarla ilgili olduğu zaman vazgeçilemez doğal haklar söylemini tutarsız hale getiren bir konuydu. İlk yıllarda işin özünün ertelenmiş olmasının bedeli anayasanın kabul edilmesinden 72 yıl sonra patlayan iç savaş oldu.
ABD’de köleliğin Rusya’da serfliğin kaldırılmaları nedenleri ve sonuçları bakımından sıklıkla mukayese edilmiştir. Konu tek cümleyle kestirilip atılabilecek kadar basit değildir. Kölelik meselesinin kendisi basit değildir. Ekonomik sistemleri şablon olarak kullanıp (kapitalizm vs.) kölelik bunlara uyar uymaz demenin analizin en zayıf parçası olduğu artık açıktır. Elbette ekonomiktir ama bundan fazlasıdır da. Aslında enteresan olan meseleler de ekonomik olmayıp etik ve hukuksal –ve haliyle felsefi- olan yanlarıdır.