Aslında ikiden fazladır; yani çeşitli Marksizmler vardı. Marksizm terimini siyasi akım anlamında değil teorik bir çerçeve veya sosyal bilimlerde bir araştırma programı anlamında kullanıyorum. Marksizm değil Marksizmler denebilir ancak bakışı sınırlandırırsak 20. Yüzyılın ikinci yarısının en önemli iki Marksist felsefecisi olarak Louis Althusser ve Gerald Allan Cohen’i görmek mümkündür. Bu böyle ama aslında iki düşünürün ne kültürel ne yöntemsel ne felsefi ne siyasi bir yakınlığı bulunuyor. Althusser 1918’de Cezayir’de doğmuş, Paris eğitimli (Ecole Normale Supérieure), 30 yaşına kadar Katolik olan bir Marksist iken 1941 Montréal-Kanada’da Yahudi, proleter ve Marksist bir ailede doğan Cohen McGill ve Oxford mezunu. Arada hem 23 yaş fark var hem de Cezayir + Paris ve Montréal gençliğin geçtiği mekânlar olarak çok farklı yerler. Mekân ve zaman farkının bambaşka insanlar ve tarzlar yaratması beklenirdi ve öyle de olmuştur. Her ikisinin de asıl eserlerini 10-12 yıllık bir zaman diliminde verdikleri söylenebilir. Althusser için bu 1958-1970 arası 12 yıl ise –40-52 yaş arası- Cohen için 1978-1990 arasıdır –37-49 yaş arası. Cohen daha sonra da yazmıştır; keza Althusser de. Ancak her ikisinin de sonraki yazıları ilk çıkışı sağlayan parlak dönem eserlerinin gölgesinde kalan yazılardır. Yine de Cohen’in 2009 yılında basılan ve ilk hali 2001 yılına dayanan Why Not Socialism? kitapçığının ve Althusser’in 1980 civarı son katkılarının mukayesesi –tıpkı karşılaştırılamaz görünen Pour Marx (1965) ve Karl Marx’s Theory of History: A Defence için yapılabileceği gibi- denenebilir. Cohen’in Einstein’ın Why Socialism? (Neden Sosyalizm?) isimli 1949 tarihli denemesine gönderme yapan kitapçığını (Neden Sosyalizm Değil? ve Althusser’in 1980 civarı Freud, Lacan ve Marx temalı yazılarını okumak bize açık bir fikir veriyor: G.A. Cohen (2009), Why Not Socialism? Princeton University Press. Louis Althusser (1993), Ecrits sur la psychanalyse, STOCK/IMEC; özellikle 1980 civarı yazılar –örneğin Sur Marx et Freud, Althusser (1993: 222-245).
Bilindiği gibi Althusser kendisine büyük ün kazandıran Pour Marx ve bir ölçüde Lire le Capital I ve II’ye katkılarında öne sürdüğü görüşleri kademeli olarak terk etmiştir. Açık özeleştirisi olan Elements d’Autocritique 1974 yılında basılmıştır. Trajedi öncesinde (1980), 1977’den itibaren, Marksizm’i yorumlama serüveninin başlangıç noktasına döndüğü iddia edilebilir. Marx’ın a-Hegelci bir yorumunu yaparken Gaston Bachelard ve Thomas Kuhn temaları olan epistemolojik engel, sorunsal (problematik, model veya paradigma), Georges Canguilhem temaları olan gerçeğin üretilmiş olması ve bilim insanlarının üretimlerinin toplumsal yapılar/sosyal kurgular oluşu –Burada Pierre Macherey’nin Pour une théorie de la production littéraire isimli kitabı akla geliyor: Macherey (1966), ideolojinin illüzyon olmayıp maddi bir pratik oluşu gibi temalara başvuruşu ilgi çekicidir. “Öznesiz ve ereksiz bir süreç” Marksizm’den teleolojiyi tamamen kovma denemesidir ve 13. Yüzyılda zaman kavramının değişmesiyle karşılaştırılabilir; sonsuz bir süreklilik (sempiternity) kavramı Hristiyan için zamanın anlamını değiştirmişti. Burada “sempiternity” sadece limitte sonsuzluk, örneğin plim (probability limit) olmayıp sürekli bir limit halidir veya zamandan bağımsız sürekli bir sonsuzluk durumudur. Sonsuzluğa doğru uzanmaz. Örneğin Tanrı, zaten her (zamandan bağımsız) “anda” sonsuzdur. Althusser’in özeleştirisinde tarihselciliği –ve teleolojiyi- eleştirebilmek için yapısalcılığa fazla saptığını dile getirmesi kanımızca yerindedir: Eléments d’auto-critique, 1974). Marx’ın tarih felsefesinin Hegel’den kökünden farklı olduğunu savunmasının, yer yer şık tezlerle bezeli olmakla birlikte, açık kanıtlar karşısında inandırıcı olamaması da doğaldır. Bunu kolayca görmek için Pour Marx’ı Gerald Allan Cohen’in klasiğiyle birlikte okumayı önermek mümkün: Cohen (1978), Karl Marx’s Theory of History: A Defence, Princeton University Press. Tam da Marksizm rasyonalist ve kapalı bir diyalektik ve açıkça Hegelci bir tarih felsefesi önerdiği için, objektivist bir rasyonalizmden uzaklaşılmaya –dolayısıyla Hegelci ögenin Marksizm’den sökülüp atılmasına- kalkışıldığı, buna zorunlu kalındığı anda da aslında Marksizm’in bir siyasi proje olarak ve bir “büyük anlatı” olarak etkisizleştiğini kabul etmiş olmuyor muyuz? Oysa Hegel ve Marx ayrıştırılamaz. Althussercilik bir siyasi hat çıkaramadıysa bunun nedeni galiba açık: Althusser’in teorik müdahalesini gerektiren koşullar zaten Marksizm’in bir siyasi hat ve bütünlüğü olan bir “grand theory” olarak iyice tıkandığı koşullardı.
Pour Marx (Althusser, 1965) bir imkânsızlık teoremi şeklinde okunabilir. ‘Marksizm’i yeniden kurmak’ veya ‘eski Marksizm’in neden Marksizm olmadığını’ göstermeye çalışmak şeklindeki tezler manzumesine imkânsızlık teoremleri adı verilebilir. Her kuşakta yeni imkânsızlık teoremlerinin –farklı entelektüel çerçevelere eklemlenerek- ortaya çıkması bir belirti olarak görülmelidir.
Althusser çok genel kavramlara gönderme yaparak adeta iri taneli bir söylem tuttururken Cohen sosyalizm kavramına içerik kazandırmaya çalışırken zamanında ortaya atmış olduğu tezlerinin derli toplu bir panoramasını kullanıyordu. Why Not Socialism? “Neden sosyalizm olmasın?” –yani olabilir- ile modern ve kalabalık (geniş) bir toplumda neden istenilir olduğu (bir dereceye kadar) kabul edilse ve refah rekabeti ikinci plana atacak şekilde (bir dereceye kadar) bolluk yaratmış olsa bile yapılabilir olmadığı için gerçekleşmeyebilir –yani olmayabilir- temaları arasında gidip geliyor. Dolayısıyla kitabın ismi iki şekilde de okunabilir. Çünkü istenilir olmak yapılabilir olmak anlamına gelmez. Cohen ölümüne yakın artık sosyalizmi hayata geçirecek bir sosyal teknolojimizin (henüz) olmadığını düşünüyordu. Althusser de son yıllarında FKP’nin (Fransız Komünist Partisi) tutunamadığını ve SSCB’nin başaramadığını düşünüyordu. Aynı zamanda Marksizm’in teorik krizde olduğuna da –hayli gecikmiş bir şekilde- ikna olmuştu. Althusser’in yazdıkları için somut bir siyasal hayat ve kurumlar perspektifine oturmuş teori adını kullanabiliriz. Buna karşın Cohen soyut analitik siyaset felsefesinin Marksist temaları içeren biçimde filizlenebileceğini göstermiştir diyebiliriz. L’Avenir dure longtemps’da bize “Fransa için, hatta sadece Paris için yazdığını fakat anlaşılmaz biçimde Latin Amerika’da vb. popüler olduğunu söyleyen” Althusser aslında hep neyin (Marksizm) ol(a)mayacağını –imkânsızlık teoremleri- yazarak asıl konunun etrafında dolaşırken Cohen –bazı üslupla ilgili détours hariç- Marksizm’in ne olduğunu ve ne olabileceğini doğrudan tartışmıştı. Ancak Althusser’in teorik katkısını sadece bağlama dayanarak açıklamak haksızlık yapmak olacaktır. FKP’nin çeperlerinde dolaşan Paris entelektüelleri için yazmış olabilir ama tıpkı Carl Schmitt’in yazdıklarını Weimar bağlamında yazmış olmasına dayanarak Schmitt’i 1920’lere ve 1930’lara hapsetmenin –veya sadece Nazilerle ilişkisini merkeze yerleştirmenin- doğru olmadığı gibi Althusser için de bu kadar sınırlayıcı olmak metodolojik bir hata olabilir.
Aradaki fark elbette önemli ölçüde Kıta ve Analitik felsefelerin yapılma tarzlarından kaynaklanıyor. Yine de Türkiye’de Althusser’den çok Cohen’in okunmuş olmasını tercih etmek, özellikle bugünden bakınca, doğal görünüyor. Özellikle Boğaziçi ve ODTÜ’de okumuş sosyal bilim öğrencilerinin ilgisini çekmiş olması beklenen Cohen sanırım ölümünden neredeyse yirmi sene sonra bile ya hiç okunmamış veya çok az okunmuş bir Marksist felsefeci olarak ülkedeki sol siyasal kültürün anlaşılması zor, bulmaca gibi bir tarafı olduğunun kanıtı gibi duruyor.