20. Yüzyıla girildikten hemen sonra, mesela 1905, manzara nasıldı? Bu laf biraz 1975 model “emperyalizmin III. Bunalım döneminde yaşadığımız şu günlerde” tadında oldu ama olsun. Sosyalizmin ne olduğu berrak değildi. Hiçbir zaman berrak değildi ama o günlerde yükselen ve entelektüel hareketlerin bazılarıyla çakışan işçi sınıfı hareketlerinin ağırlık merkezi “kızıl bayrak” idi. Sosyalizm proletaryanın hareketiydi, bayrağı ve sloganları belliydi ve umulurdu ki sadece bir “süreç” olmayıp nihai “amacı” da belli olsun. Liberal-işçi koalisyonları dağılıyordu. İngiltere’de Labour Party siyaset meydanına çıkarken ABD’de de işçi hareketliliğinin tepe noktası yaklaşıyordu. Orada işçi partisi kurma girişimi sonuç vermediyse bunda devletin baskısı kadar göçmen ülkesi olmanın getirdiği had safhada heterojenlik de rol oynamıştır. 1890-1920 arası ABD’de zenciler, İtalyanlar, Latin Amerika kökenliler, İrlandalı göçmenler bir araya gelememiş ve ortak bir işçi partisi kuramamıştır.
İskandinavya’da da gidişat yukarı yönlüydü. “Seçimle iktidara gelmek ve sosyalizmi burjuvaziye zor olmaksızın kabul ettirmek” doğrusal nüfus/proleterleşme dinamiğine bakarak söylenebiliyordu. Belki de 20 yıl sonra bazı ülkelerde proletarya yüzde 50’yi aşacaktı. Bu bir momentum idi. Bir uğrak yüksek bir hızla ve ivme kazanarak sonuna doğru gidiyordu. Böyledir: 10-15, en fazla 20 yıl sürer. 1914’te bu moment bitti. Bitişin objektif bir nedeni vardı ve Lenin bunu yazmıştı: İşçi sınıfının bir bölmesi emperyalist yağmadan pay alıyordu. Ama yazmadıkları belki daha önemliydi. Sosyalizm fikri ve sosyalizm bayrağı Avrupa’da hızla yükselirken ve işçi sınıfları örgütlenirken, reaksiyonu da doğmuştu. Milliyetçilik ki ırkçılığa açıkça merdiven dayamıştı, Katoliklik ki özellikle Rerum Novarum sonrası Latin Amerika için önemliydi, yeni sağcı –ama kendisini öyle görmeyen- aydın dalgalarıyla birleşerek kültürel bir romantizmle bezeli rakip ideolojik hegemonyalar doğuruyordu. Sosyalistler arasında da etkisi vardı ve olmaması mümkün değildi. İşçiler ve köylüler 1914’te “savaşa hayır” demeyince moment bitti.
Sonrası bambaşka bir dünyadır. 1917 Rus Devrimi daha önce hiç düşünülmemiş olmasa da şablonun dışındaydı. Ne çıkacağı belli değildi. Üstelik Avrupa için model olamazdı. Nitekim olamamıştır. Asya için? Karışık iş. Mesela Hindistan umut vericiydi. Ancak olayın devamı Çin’de patladı. 1920’de Asya’da Bolşeviklerle dayanışma içinde olabilecek devrim Hindistan’da bekleniyordu, Çin’de değil. Sonra Çin’in de Mao yönetiminde bir arpa boyu yol alamadığı anlaşıldı. İşin sonuna yaklaşılırken tuhaf manzaralar ortaya çıkacaktı. Mesela alakasız bir Afrika ülkesinde Lenin heykelleri her yeri kaplayacaktı ki dikildiklerinden daha hızlı yıkılacaklardı ve kimse hatırlamayacaktı.
1980’lerin başında, bir süredir patinaj çekildiği açık iken, Moskova’da kararsızlık anları yaşandı. Sonunda gecikmiş biçimde Gorbaçov’u getirdiler. On sene önce gelseydi belki bir şeyler olabilirdi, rejim sosyal demokrasiye evrilebilirdi. Ama çok geçti ve kısa süre içinde çözülmeye gidildiği anlaşıldı. Hızla çöktü. Sovyetlere hayran olmasalar bile, çok sayıda sorumluluk sahibi olduğunu düşünen sosyalist süreci “dişleri sıkılı” izlediler. Madem bu kadar önemli kazanımlar vardı, Sovyet işçi sınıfı çözülüşe karşı çıkmayacak mıydı? Çıkmadı ve bu gayet net bir sonuçtur. “Reel sosyalizm” de olsa –yani hakikisi değil bunula yetinin deneni, pratikte elde olanı- kazanımlara işçilerin sahip çıkacağı tezi çöktü. Ki Gorbaçov ilk yılında reel sosyalizmin başarısız olduğunu tüm Sovyet yönetiminin gördüğü bir noktada işçilerin disiplinsizliğini ve çalışmamalarını önemli bir neden olarak algılamıştı. Çoğunluğun başarıya da hedefe de inanmadığı yerlerde insanları motive etmek zordur. 1991 sonrası jeopolitik açıdan iki döneme ayrılabilir. Ancak bütün açısından bu ayrım önemsizdir. Doğu Avrupa ayrıdır; orada başından itibaren bu tip rejimlere kimse inanmıyor ve kimse istemiyordu.
Gelinen noktada birkaç soru var. (1) Nüfus çok fazla (2) Bilim ve teknoloji çok ileri (3) İklim değişiyor. Son olarak (4) Kapitalizm 1970’lerin ortasına doğru girdiği finansallaşma dalgasını aşırıya götürdü ve 2008 sonrasında da bundan vazgeçemedi. Bu bileşim 19. Yüzyıl benzeri yeni bir ıraksamaya götürecek gibi; bazı bölgeler ve ülkeler bu sefer çok fazla geride kalacak. Bu kadar insanın bu derece ileri teknolojinin yaratacağı ürünlerin talep unsuru olması çok zordur. Aslında insanlık tarihinde böyle bir şey görülmedi. Yapılışına en küçük bir katkısı olmayan ve olamayacak olan aletler, makineler, ilaçlar vs. milyarlarca insan tarafından tüketilebiliyor. Bu konulara işçi sınıfı hareketlerinin sönmüş oluşunu ekleyebiliriz. Bunun teknolojik nedenleri de var. Bu nedenler geri çevrilemez. Bütün bunlar ciddi biçimde teknolojik elit perspektifini ya da distopyasını öne çıkarıyor.
Böylece “IV. Bunalım dönemi” sorularından birisini sorabiliriz. Nereye? Ne olabilir? Ne yapılabilir? Bir uzantı olarak, “gidilen yerle ilgili konuları düşünürken ‘Marksizm bize ne tür bir girdi sağlayabilir?’ sorusu da sorulabilir. Pek de bir girdi sağlayabilecek gibi değil gerçi; çok eski ve yeni sürümlerinde bile hayli eskimiş bir teori. ABD’de sol bireyler yazıyor ve yazdıkları Avrupa’dan çok ileride ama sonuçlar yok henüz. Bildiğimiz –bazılarımızın 1985-1995- arası zaten ciddiye alıp okuduğu ve düşündüğü moral felsefe konuları var elbette. Felsefe hep vardır. Ancak aslında buralardaki gelişmeler de ‘eski dünyanın’ geliştirdiklerinden çok farklı değil. Örneğin bazı yerlerde Serge-Christophe Kolm ile Tugan-Baranovsky örtüşebiliyor. Bazı “negatif netlikler” var. 'Neler olmaz' kataloğunu artık bitirip masaya koymuş olmalıyız.
Bunların kültür ve coğrafyadan, emperyalizmden ve yoz bir zenginleşme hırsından kaynaklanan, çeşitli dönemsel burjuva öbeklerinin hep baştan başlayarak köksüzleşmeleri ve sonuçta bağımlı değişken olmaları yüzünden yaşanan güncel cehaletle fazla bir ilgisi yok. İlgi ancak ve ancak emperyalizm üzerinden kurulabiliyor. Yani bir dünya-tarihsel manzara var, bir de yerel-arkaik panorama var. İkisi tümden alakasız değil ama ilişki fazla dolaylı sayılır. Ortada tam olarak tanımlanamayan ama var olduğunda hemfikir olunan bir tür emperyalizm duruyor diye bu kadar birbirine benzemez dünyalar aynı amaca odaklanacak veya benzer bir hızla gelişecek değil. Belki 2050’ye doğru bir doğrultu görülebilir, dünyanın kaç otoyoldan hangi hızlarla kaça ayrılarak ilerlediği, bazılarının da hızla geriye koştuğu ortaya çıkabilir.