Batı düşüncesinin siyasal kaynakları ve temel temaları zaman içinde prizmada kırılarak, aynada aksederek, değişik coğrafyalarda bükülerek tekrar tekrar karşımıza çıkmaktadır. Sorunun özü siyasal iktidarın doğasıdır. Bu doğa pek çok biçim alabilir. Kilise kaynaklarının bahsettiği gibi corpus mysticum olabilir. Yine Orta Çağ’dan gelen, Maitland, von Gierke ve Kantorowicz’in açıkladığı persona ficta veya sole corporate, Tudor kuramında “kralın iki vücudu” olabilir. Meşhur raison d’état olabilir. Carl Schmitt’in Katolik kilisesi için kullandığı ifadeyle complexio oppositorum –karşıtların içinde birleştiği bir karmaşık yapı- olabilir. Başkanlık sistemlerinin siyasal teolojisi bu genel sorunun –siyasal iktidarın doğası ve kaynağı- bir alt kümesidir.
Nedir bu doğa? Bazı egemenler zenginliklere el koymak, çalışan sınıfları –işgücünün temel üretim faktörü olduğu bir teknoloji seviyesinde- kontrol altında tutmak için teoloji, hukuk, siyasal teoloji gibi ideolojik örtülere başvurmuşlar denebilir; yanlış da olmaz. Marx ve Engels’in Manifesto’da kapitalizmin “üretimi sürekli devrimcileştirmesinden” bahsettikleri ve Sanayi Devrimi sonrası kapitalizmin yıkıcı ve yenileyici momentumunu övdükleri sıklıkla söylenir. Marx ana hatlarıyla haklıydı: Roma İmparatorluğu “düz” idi. Nüfus ve GSYH artmıyor; köleci toplum ancak böyle bir üretim tarzında mümkün oluyordu. Daha da ileri giderek her şeyi feodalitenin başlattığı, kapitalizmin ise nüfusu ve geliri görülmemiş bir büyüme hızıyla artırdığı söylenebilir. Daha önceki binlerce yıl boyunca eser miktarda nüfus artışı ve büyüme olmuştu. Düşük teknoloji seviyesinde insan temel üretim araçlarının ilk sırasındaydı. Elbette isyan etmeden köle gibi çalışmasını sağlamak önemliydi.
Ancak bu kadarı hiçbir ilginçlik taşımıyor. Taşımıyor çünkü hiçbir toplum bu kadar basit değildi. Hiçbir toplum iki sınıflı, şeffaf değildir. İktidarın, gücün, devletin, kurumların doğası önceleri teoloji ve hukukla, sonraları siyaset felsefesiyle işlenmiş bir siyasal kültür içinde bazı sembolik anlamlar kazanır ve diğer sembolik anlamlardan uzaklaşır. Zihin dediğimiz nitelik, anlaşılacak/açıklanacak/meşrulaştırılacak olanı entelektüel-bilişsel düzeyde temsil etmeden, sembolikleştirmeden ve içrekleştirmeden siyaseti, toplumu ve devleti kurgulayamaz. Siyaset ve devlet sembolik ve içrek (ezoterik) olarak temellendirilir. En şeffaf siyasal ideolojiler bile ideolojik ve kültürel dolayımlarının rafineliği dolayısıyla dikkat çekicidir. Örneğin ius divinium/lex divina ve ius naturale olmaksızın ne Roma, ne Kilise, ne seküler otorite, ne Hobbes, ne Locke, ne toplum sözleşmesi, ne de Amerikan, Fransız ve Rus devrimleri anlaşılabilir. Ius divinium –ilahi hukuk- ve ius naturale –doğal hukuk ki ilkiyle önemli ölçüde örtüştüğü kabul edilir- özel mülkiyeti tanımadığı, prens-kral-imparator bilmediği için iktidarın gizemi her zaman önce ius humanum veya lex humana bağlamında –insan eliyle yapılan yasa- aranmalıdır. Siyasal teoloji söz konusu hukuklar ve kurgular arasındaki bağlantıları sağladığı ölçüde dikkatimizi çekmelidir.
Örneğin Aristocu ve Thomist –Thomas of Aquinas’a dayanan- görüş toplumun ve siyasal iktidarın herkesin iyiliğini sağlamak için var olduğunu savunur. Ortak yarar –common good- hukukla ve siyasal iktidarın içeride ve uluslararası planda nasıl işleyeceğiyle belirlenecekti. Elbette bu hukuk ius humanum/ius civile/ius positum idi ve ne 17. Yüzyılın “kralın ilahi hakları” –Divine Rights of Kings- kavramıyla bağdaşabilirdi, ne de Hobbesian kurgudaki gibi yurttaşların civitas’a katılırken doğal haklarının büyük kısmından vazgeçtikleri iddiasını içeriyordu. Tam tersine monarkın varlığı onun “seçilmiş monark” olmasına engel olmadığı gibi, yönetime verilen olağanüstü yetkiler bile sonuçta gerek ius naturale/ius divinium gerekse monarkın danışma kurulu –curia regis- tarafından sınırlandırılıyordu. Ancak siyasal teoloji çok daha incelikli tasarımlara yol açmıştır ve Carl Schmitt’in modern dünyaya iz düşmeyi denediği bu hattın vaat ettikleri hayli fazladır. Monark, despot veya tiran değildir.
Ancak bunlar son bin yılın yarattığı fikirler. Her şeyi yeniden düşünmek için işgücünün temel üretim/teknoloji faktörü olmadığı bir dünyayı ele almak gerekiyor olabilir ki bugün bu noktaya yakınız.