Dubai uzun yıllar boyunca kendisini, çevresindeki dalgalanmalardan etkilenmeyen, adeta bulutların üzerinde bir şehir olarak konumlandırdı. Ancak bu imaj artık temelden sarsılmış durumda. Stratejik açıdan bakıldığında Dubai, İran savaşının ilk kaybedeni olarak değerlendirilebilir.
İran savaşı, Körfez’deki kırılgan dengeyi sarsarken ve Dubai’nin güvenli liman imajını aşındırırken Kıbrıs, hem bölgenin değişen güvenlik mimarisinde hem de finansal bir merkez olma potansiyeliyle öne çıkan stratejik bir alternatif haline geliyor.
Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, yaklaşık altı hafta önce, 28 Şubat’ta İran’a saldırdı. İran’ın karşılığı büyük ölçüde Basra Körfezi’nde oldu. 30 Mart itibarıyla İran’ın füze ve İHA saldırılarının yaklaşık yüzde 20’si İsrail’e, yüzde 43’ü ise Birleşik Arap Emirlikleri’ne yönelikti.
Bu savaş, bölgemizde kalıcı etkiler yaratacak üç önemli dönüşümün zeminini şimdiden hazırlıyor. Bu dönüşümlerin her biri, birkaç ay öncesine kadar spekülatif görülebilecek bir soruya işaret ediyor: Dubai’nin cazibesi zayıflarken Kıbrıs, alternatif bir çekim merkezi haline gelebilir mi?
Dubai illüzyonunun aşınması
Dubai uzun yıllar boyunca kendisini, çevresindeki dalgalanmalardan etkilenmeyen, adeta bulutların üzerinde bir şehir olarak konumlandırdı. Ancak bu imaj artık temelden sarsılmış durumda. Stratejik açıdan bakıldığında Dubai, İran savaşının ilk kaybedeni olarak değerlendirilebilir.
Orayı yakından tanıyan herkes, bu imajın ne kadar dikkatle inşa edildiğini bilir. Parlak yüzeylerin ardında daha kırılgan bir gerçekliğin gizlendiği bir şehir. İşte o hassas denge artık bozuldu ve eski haliyle yeniden kurulması pek mümkün görünmüyor.
“Oraya milyarlarca dolarlık yatırım yapıldı” diyenler oluyor. Ancak bugün bu varlıkları klasik anlamda yatırım olarak görmek zor. Bunlar artık jeopolitik risklere açık, askeri terminolojiyle ifade edersek “yan hasar” riski taşıyan varlıklar haline gelmiş durumda.
İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki trafiği aksatmasının ardından birçok kişi Dubai’nin ne kadar kırılgan bir coğrafyada bulunduğunu daha net fark etti. Dubai, Körfez’in içinde, dünyanın en tartışmalı deniz geçitlerinden birine son derece yakın bir konumda yer alıyor. Bu savaştan sonra Hürmüz’de İran’ın rolünü kontrollü biçimde tanıyan bir çerçeve olmadan kalıcı bir istikrar sağlanması zor görünüyor.
Ne var ki bu tür dönüşümler bir anda gerçekleşmez. Önce sıcak çatışma yerini düşük yoğunluklu, “fokurdayan” bir gerilime bırakır. Bu dönem yıllarca, hatta bir on yıl sürebilir. Sonrasında ise yeni bir donmuş ihtilaf ortaya çıkar. Bu süreç boyunca Dubai’nin cazibesinin eski seviyesine dönmesi kolay olmayacaktır. Güven bir kez sarsıldığında, yeniden inşa edilmesi uzun zaman alır.
Kıbrıs ve yükselen güvenlik mimarisi
İkinci dönüşüm daha yapısal ve daha kalıcı. Bu dönüşümün merkezinde Kıbrıs bulunuyor.
Türkiye’de Kıbrıs uzun yıllardır Doğu Akdeniz’e demirlenmiş bir uçak gemisi olarak tanımlanır. İran savaşı bu benzetmeyi somut bir gerçekliğe dönüştürdü. Füze ve İHA’ların belirleyici olduğu yeni savaş ortamında coğrafyanın önemi farklı bir boyut kazandı.
Kıbrıs, özellikle bugünlerde İran merkezli hava saldırılarının izlenmesi ve engellenmesinde stratejik bir rol oynuyor. Konumu, bölgesel savunma hattına stratejik bir derinlik kazandırıyor. Son gelişmeler de bölgedeki risklerin yönetilmesinde adanın ve çevresindeki deniz alanlarının oynadığı rolü açık biçimde ortaya koyuyor.
Bu durum geçici değil. Savaşın açık çatışma aşamasından uzun süreli bir gerilim dönemine evrilmesiyle birlikte Kıbrıs’ın stratejik önemi azalmak bir yana artacak. Ada, Ortadoğu’nun yeni güvenlik mimarisinin ayrılmaz bir parçası artık.
Aynı süreç, bölgemizde hava savunma sistemlerinin önemini de belirginleştirdi. Füze ve İHA’ların belirleyici olduğu bir ortamda hava savunması artık yalnızca askeri bir konu değil. Ekonomik istikrarın da temel unsurlarından biri haline geldi.
NATO ile bağlantılı hava savunma kapasitesinin hem Türkiye’de hem de Kıbrıs’ta oynadığı rol dikkat çekici. Bu durum, söz konusu güvenlik çerçevesinin yalnızca askeri açıdan değil, ekonomik güven ve istikrar açısından da ne kadar belirleyici olduğunu gösteriyor. Güvenlik ile refah artık birbirinden ayrı düşünülemez.
Güvenlikten finansal merkeze
Bu değişen stratejik tablo bizi ekonomik soruya getiriyor: Kıbrıs yeni Dubai olabilir mi?
Öncelikle iki hususun altını çizeyim.
Birincisi, Dubai artık bildiğimiz Dubai olarak kalamaz. Onu cazip kılan güvenlik algısı ciddi biçimde zedelendi. Yatırımcıların, çatışma riskinin bu kadar yakın olduğu bir bölgede eskisi gibi rahat ve yoğun hareket etmesi beklenmemeli.
İkincisi, Dubai tek bir yapı değil. Lojistikten finansa uzanan çok sayıda sektörü içinde barındırıyor. Bu faaliyetlerin tamamı aynı şekilde yer değiştirmeyecek; her biri farklı risk değerlendirmeleriyle harekete geçecek.
Dubai modelinin en önemli unsurlarından biri Dubai Uluslararası Finans Merkezi, yani DIFC’dir. 2004 yılında kurulan bu yapı, Orta Doğu, Afrika ve Güney Asya bölgesinin önde gelen finans merkezlerinden biri haline geldi.
DIFC’nin başarısının temelinde kurumsal altyapının tasarımı var. İngiliz hukukuna dayanan bir hukuk sistemi, içlerinde emekli İngiliz hakimlerin ağırlıkta olduğu yargıçları istihdam eden bağımsız bir yargı sistemi ve uluslararası güvenilirlik sunan bir düzen. Buna düşük vergiler ve yabancı yatırımcıya sağlanan mülkiyet hakları eklendiğinde ortaya cazip bir finansal ekosistem çıktı.
Benzer bir yapının oluşabilmesi için yalnızca fiziki altyapı yeterli değil. Hukuki güvenilirlik, öngörülebilirlik ve yargı bağımsızlığı şart. Türkiye’de İstanbul Finans Merkezi tartışmaları da bu noktaya işaret ediyor.
Kıbrıs’ın bu açıdan önemli bir avantajı bulunuyor. Ada zaten ikili hukuk sistemine dayanan hibrit bir yapıya sahip. Güneyde İngiliz hukuku ile Avrupa Birliği hukuku birlikte işlerken kuzeyde İngiliz hukuku ile Türk hukukunun birleştiği bir sistem var.
Bu durum, uluslararası finans merkezi oluşturmak için gerekli kurumsal altyapının önemli bir bölümünün adada zaten mevcut olduğu anlamına geliyor. Kıbrıs’ın DIFC benzeri bir yapı kurmak için sıfırdan bir sistem inşa etmesine gerek yok.
Jeopolitik dönüşümün yarattığı fırsat
Güvenlik ile ekonomi arasındaki bu kesişim dikkat çekici.
Kıbrıs’ın bölgesel güvenlik açısından artan önemi, aynı zamanda ekonomik potansiyelini de yükseltiyor. İstikrarsız bir coğrafyada göreli istikrar bir avantaj haline dönüşüyor. Hukuki öngörülebilirlik ise stratejik bir değer kazanıyor.
Dahası, böyle bir ekonomik perspektif adadaki siyasi çözüm sürecine de ivme kazandırabilir. Küresel bir finans merkezinin sağlayacağı refah artışı, her iki toplum için de güçlü bir teşvik oluşturabilir. Hem güvenlik şemsiyesi hem de küresel finansal merkez olma ihtimali, adada iki tarafın çıkarlarını ortaklaştırıyor. Ortak ekonomik çıkarlar, siyasi çözüm ihtimalini de güçlendirebilir önümüzdeki dönemde.
Bu çerçevede asıl soru Kıbrıs’ın Dubai’nin yerini alıp alamayacağı değil. Asıl soru, değişen jeopolitik dengelerin Kıbrıs’a yeni bir rol üstlenme imkânı verip vermediği.
Cevap henüz kesin değil. Ancak değişimin yönü giderek daha belirgin hale geliyor. Hazırlıklı olmakta fayda var.
