Türkiye’de daha fazla çocuk isteyenlerin önce geleceği herkes için ama en çok gençler için daha öngörülebilir hale getirmeye çalışmaları gerekir. Türkiye’nin artık geyiğe değil, ülkenin önünü açacak icraata ihtiyacı var.
Geçen haftanın bir numaralı abukluğu Türk Dil Kurumu’nun (TDK) Nurullah Ataç’la ilgili sosyal medya gönderisiydi. Nurullah Ataç, Türkçe’nin yılmaz savunucusu, dilde yalınlaşma ve yabancı kelimelerden arınma sürecinin önemli isimlerinden biriydi. Ataç’ı 17 Mayıs 1957’de kaybetmiştik. TDK, Ataç’ın ölüm yıldönümünde bir sosyal medya mesajı yayımladı. Buraya kadar her şey normal.
Bundan sonrası ise Türkiye’nin kurumsal kapasite erozyonuna güzel bir örnek esasen. Neden? Birincisi, TDK’nın Nurullah Ataç sosyal medya mesajındaki fotoğraf Ataç’a değil, Amerikan asıllı İngiliz şair ve denemeci T.S. Eliot’a aitti. Nurullah Ataç, bakın aslında o ikinci resimdeki şahıs.
İkincisi, son üç yıldır her 17 Mayıs’ta TDK Nurullah Ataç’ı vefatının yıldönümünde anarken hep o aynı T.S. Eliot fotoğrafını kullanıyordu. Üçüncüsü, her yıl birileri sosyal medya mesajları ile TDK’yı uyardığı halde hep aynı hata hep aynı biçimde işlenmeye devam ediyor. Daha ne diyeyim? Vahim bir durum idare açısından. En azından derin bir ciddiyetsizlik bu.
Şimdi bu abukluğun, geçen haftanın bir numaralı abukluğu olarak seçtiğim Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Bilgi Üniversitesi’ni daha dönem kapanmadan, sınavlar bitmeden, en azından dördüncü sınıf öğrencileri mezun olmadan kapatmaya kalkmaktan bir farkı var mı? Yok.
Her ikisinde de idarenin lay lay lom hali, sallapatiliği, beceriksizliği ortada. TDK’da kimse “Bir mesaj yayımlıyoruz Ataç için. Çünkü Ataç bizim için, Türkçe için önemli. Bakalım bu mesaj uygun mu, fotoğraf güzel mi?” diye bakmıyor demek ki. Laf olsun diye iş yapıyorlar. Ciddi bir kurum yok ortada. Çadır devleti olmuşuz işte.
Aynı, Cumhurbaşkanlığı’nda, kimsenin “Şimdi koskoca Cumhurbaşkanı’na bir kağıt imzalatıp üniversite kapatıyoruz; acaba bu dosya tekemmül etmiş bir dosya mı? İmzaya açtığımız kararname metni bu işe uygun mu?” diye merak etmediği gibi.
Ne oluyor sonuçta? “Bilgi Üniversitesi’ni kapattım” kararnamesinin yayımladığının ertesi günü, aynı imzayla “Bilgi Üniversitesi’ni açtım” kararnamesi yayımlıyorsun. Eliot’u Ataç zannettiğini de herkes ti’ye alıyor. İdaremizin pulları dökülüyor. Ayıp oluyor.
Ramallah’ta olan, Ankara’da neden olamıyor?
İşte bu gibi durumlarda benim aklıma hemen başlıktaki ifade geliyor. “Memleketin hastanesi neyse postanesi de öyle olur.” Hakikaten öyle oluyor ama.
Bu nedenle mesela ben yıllardan beri Filistin Devleti’ndeki kurumsal gelişmeyi takip edebilmek için rahmetli Yasir Arafat’ın mezarını ziyaret ediyorum. Arafat’ın mezarı Ramallah’ta, Filistin Devleti’nin karargahı olan El Mukataa kompleksinin bahçesi içinde. Nedir? Ziyaret için öncelikle karargaha girmeniz gerekir. En azından başında öyleydi.
İlk kez 2004 yılında El Mukataa nizamiyesine bir minibüsle gittiğimi hatırlıyorum. Demir kapı kapalıydı. Bir süre yumrukladıktan sonra kapıyı pejmürde halde bir Filistin gerillası açtı. Pejmürde dediysem, elinde makineli tüfek, ağzında sigara, üç günlük sakalı olan bir “asker”. Derdimizi anlatınca kapıyı açtı, mezarın yerini işaret etti ve biz minibüsle karargaha girerken o da yandaki binaya girdi, bizi yalnız bıraktı.
Nedir? Ortada bir Filistin Devleti vardı. Ama daha ana karargahta yakın zamanda vefat eden liderin mezarını ziyaret etmeye dair belirgin bir protokol yoktu. Minibüsü aramadılar bile. Kapıyı açan “asker” mezarın yanına benimle gelmedi bile. Şaşırdığımı ifade edeyim.
Sonra her Ramallah gezisinde aynı mezar ziyaretini tekrarladım. Arada rahmetli Arafat’ın basit mezarı, bir anıt mezar kompleksine dönüştü. İçeri araçla girme imkanı sınırlandı. Ziyaretin protokolü yıl yıl oturdu. Anıt mezara girişle, karargaha girişin kapısı ayrıldı. Bir nevi anıt mezar karargah kompleksinin dışına alındı.
Ama doğrusu ya, Filistin’de olanın bizim burada nasıl hâlâ olamadığını anlamakta güçlük çekiyor insan. Ben baktığımda Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin idareye hiç de iyi gelmediğini düşünüyorum doğrusu. İdare işini yapıyor olsa, böyle abukluklar olmaz.
Bilgi Üniversitesi’nin kapanması için hazırlanan kararnameyi sistem içinde biri durdurur. TDK’nın sosyal medya mesajlarına İletişim Başkanlığı bir yerde “olmaz” der. Öyle olmuyor ama.
Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi diye bir nevi “Bütün Kağıtları Ben İmzalayayım” düzenlemesi yaptığınızda, hele hele sistem içinde yetkileri dağıtmayıp hepsini bir yerde topladığınızda, kimse hata düzeltmek için bile devreye girmiyor. Herkes “nemelazım” diye müdahale etmekten kaçınıyor.
Eskiden sistemimizde idarelerin yetkileri ve sorumlulukları vardı. Mesela eskiden idarenin aldığı bir karardan dolayı mağdur olan kişi, ilgili bakanı dava edebilirdi. O nedenle, kararlar uzun uzun incelenirdi.
Şimdi artık mağdur olan varsa idarenin aldığı bir karardan dolayı, herhalde doğrudan Cumhurbaşkanı aleyhine dava açılması gerekiyor. Siz hiç böyle bir dava duydunuz mu? Bu durumda idarede herkes nemelazımcı. “Ört ki ölem” dediğim buydu işte, geçen hafta. Bana sorarsanız, hak aramak için eski Türkiye daha iyiydi.
Bu idari yapı ile geleceğe yönelik umudu yeniden inşa etmek/tasarlamak mümkün olmaz
Her gün örneklerini gördüğümüz bu abuklukların gösterdiği nedir? Türkiye’de bugün gençler hayatlarından memnun değiller, mutsuzlar, geleceğe yönelik umutları da yok. Türkiye’nin bir numaralı problemi nedir? Umudun inşası/tasarımıdır.
Siyasetin, ortaya koyduğu büyük fikirler ve projelerle geleceğe yönelik umudu yeniden inşa etmeye bir an önce başlaması gerekir. Var mı bugün etrafta geleceğe yönelik büyük fikirler, güven veren umudu destekleyen büyük projeler? Yok.
Bu idari yapıyla Türkiye’de siyasetin geleceğe dair umut verebilmesi, umudu yeniden inşa edebilmesi mümkün değil. Olsa olsa bir başka haftanın abukluğuna yol açılabilir. Ben size şimdiden söylemiş olayım. Boşa umutlanmayın.
Gençler umutlarını kaybettikçe doğurganlık da geriliyor
Geçen hafta bir de kadınlarda doğurganlık oranının yeni bir dip yaptığını öğrendik. Nedir? Ben doğduğumda 1961 yılında kadınlarda doğurganlık oranı 6,4’tü. Bir kadın hayatı boyunca ortalama 6,4 çocuk yapıyordu. Şimdi bu oran 2025 yılında 1,42’ye düştü.
Eskiden ben doğurganlık oranını şehirleşme oranı ile bir grafiğe yerleştirip anlatırdım. Ama müsaadenizle bugün Türkiye geneli mutluluk düzeyi ile aynı grafiğe koyayım. İlk grafik, Türkiye geneli için. İkincisi ise 18-24 yaş grubu gençler için.
Ne oluyor? 18-24 yaş grubunda ve genel olarak Türkiye’de hayattan memnuniyet gerilerken doğurganlık oranı da düşüyor. Mutsuz insanlar giderek daha az çocuk yapıyorlar, bir nevi.
Türkiye’de daha fazla çocuk isteyenlerin önce geleceği herkes için ama en çok gençler için daha öngörülebilir hale getirmeye çalışmaları gerekir. Türkiye’nin artık geyiğe değil, ülkenin önünü açacak icraata ihtiyacı var. Ben kendi hesabıma Turgut Bey’in “İcraatın İçinden” programlarını bile özler oldum etraftaki yavanlığa bakınca.
Ama nedir? İcraat için öncelikle gençlerin derdini anlamak lazım bugünlerde. Doğrusu ya, ben, siyasetin giderek ihtiyarlar arası bir koltuk kapma yarışına dönmesinin gençlerin umutsuzluğunu perçinlediğini düşünüyorum.
Unutmayın, an itibariyle AKP ve CHP genel başkanlarının yaş ortalaması 62’den 74’e çıktı. AKP, MHP ve CHP genel başkanlarının yaş ortalaması ise 76 oldu. İhtiyarlar birbirlerinin “kariyer planı derdini” daha iyi anlıyor olabilirler ama arada olan gençlere oluyor doğrusu.
Ne yapsın şimdi bu çocuklar, bu önümüzdeki “iktidarda olmak için iktidarda olmak” dönemine bakarak?
Niye umutlansınlar? Hayırlısı artık bakalım.
