Son bir haftadır, Artemis II ayın karanlık yüzüne gidip dönerken aklıma bu soru takıldı doğrusu. Geleceğe yönelik büyük hayallerimiz yok artık. Aslında ortada geleceğe yönelik büyük projeler de yok sanki. Eskiden siyaset coşku yaratırdı, şimdi ortada derin bir sessizlik var. Neden artık büyük hayallerimiz yok?
Türkiye, Hindistan ve Çin, 22. yüzyılda nasıl olur?
Geçenlerde Hindistan, Türkiye ve Çin’in rakamlarına bakıyordum. Türkiye, 1980 yılında ekonomik reform programını açıkladı. Dışa açılarak ekonomik istikrarı temin edecektik. Reform sürecinin mimarı Turgut Özal, o vakit daha başbakanlık müsteşarıydı. Başbakan Süleyman Demirel’di. Demirel’in elektrifikasyon hamlesi olmasa bugün asla burada olmazdık. Barajlar kralı olmasa olmazdı.
Hindistan, kendi dışa açılma ve ekonomik reform programını 1991 yılında açıkladı. Reformun mimarı zamanın maliye bakanı Manmoohan Singh’ti.
Çin’de ise Deng Xiao Ping 1992 yılında güney gezisine çıkarak dışa açılma ve ekonomik reform programının hala canlı olduğunu anlatmaya başladı. Shanghai, Shenzen, Guangzho’yu dolaştı. 1989 Tiananmen meydanı hadisesi sonrasıydı. Deng serbestleşme sürecinin her şeye rağmen devam edeceğini anlatıyordu.
Şimdi bu nedir? Türkiye, Hindistan ve Çin 20. yüzyılın ikinci yarısında, yeni bir gelecek tahayyül ederek büyük adımlar attılar, ekonomilerinin işleyiş biçimini değiştirdiler. Sonra 21. yüzyılın ilk çeyreğinde her üçü de birer sanayi ülkesine dönüştü. Ürün ve pazar çeşitliliğinde göz kamaştırıcı bir performans sergilediler.
Her üç ülke de 20. yüzyılda birer adım attılar ve attıkları adımın olumlu sonucunu 21. yüzyılda aldılar. Şimdi hepsinin 22. yüzyılı düşünmeye başlaması lazım aslında.
Dünya değişiyor, teknolojik rekabet hızlandı. Teknolojik rekabet ne demek? Geleceği en çok tahayyül edenin başarılı olma şansı daha fazla olacak. Alın mesela yapay zekaya dayalı yeni teknolojileri, yarın kesinlikle bugünden daha farklı olacak.
Özellikle Türkiye’de böyle heyecan verici bir gelecek perspektifi göremediğim için ne olacak merak ediyorum. Neden 22. yüzyıl hayalleri kurmuyoruz? Gelecekten umutsuz olduğumuz için mi geleceği hayal edecek halimiz yok? Çünkü geçtim ütopyayı ortada bir distopya bile görmüyorum ben.
Belki de meseleye tersinden bakmak lazım. Son dönemde literatürde “Designing Hope” diye bir yaklaşım var. Umut kendiliğinden ortaya çıkan bir duygu değil, tasarlanması gereken bir şey diyorlar. İnsanlar ancak mümkün gördükleri bir geleceği hayal edebiliyor. Mümkün görünmeyen bir gelecek için kimse hayal kurmuyor.
Bilim kurgu romanlarında da 22. yüzyıl yok diyor bilenler
Aslında benzer bir meseleyi 2020’de pandemiden çıkarken bilim kurgu yazarı William Gibson kendi alanı için dile getirmiş BBC Radio 4’ün Today programında. “20. yüzyılda geleceği tahayyül eden pek çok bilim kurgu romanı ve hikayesi varken 21. yüzyılda neden hiç 22. yüzyılda yaşamın nasıl olacağını hayal eden yeni hikayeler ve romanlar yok?” Gibson bunu gelecek yorgunluğu “future fatigue” diye anlatıyor.
İnsanoğlunun neslinin tükenmeyeceğini düşünenlerin oranı düşüyor.
YouGov anketine göre, 2016 yılında İngilizlerin yüzde 30’u insanoğlunun neslinin hiçbir zaman tükenmeyeceği kanaatindeymiş. 2022 yılında bu oran yüzde 23’e düşmüş. Hiçbir zaman neslimiz tükenmez diyenlerle 1000 yıl daha tükenmez diyenleri toplayıp baksanız yine aynı sonuç. 2016 yılında yüzde 58’den yüzde 47’ye düşüyor insanoğlunun geleceğinden umutlu olanlar.
Niye yok oluyoruz? Teknoloji, pandemi, yapay zekâ ve robotlardan diyenlerle iklim değişikliğinden diyenler başa baş. Ama sizin anlayacağınız gelecekten umutsuzluk baki.
Dünya Mutluluk Raporu’nun 2026 sıralamalarına göre Amerika 2012’de 11’incilikten, 2026’da 23’üncülüğe gerilemiş. Ancak 30 yaşından küçük olanlar açısından bakarsanız sıralamada 62’nciliğe düşüyor. Nedir? Yaşlılar umutlu, asıl gençler umutsuz. Yeni kuşaklar mutsuz ve gelecekten umutsuz olunca, geleceği tahayyül etmekte hayal oluyor tabii.
Türkiye’de gençlerin umutsuzluğu belirginleşirken uyuşturucu kullanımı artıyor
Doğrusu bu sonuçlar Habitat Derneği’nin “Türkiye’de Gençlerin İyi Olma Hali Raporu” sonuçları ile çakışıyor. 18 ilde 18-29 yaş arası gençlerle yapılan bir çalışma bu. 2017’de hayattan memnuniyet düzeyi yüzde 70 iken, 2026’da bu oran yüzde 50 seviyesine geriliyor.
Gençlerin en büyük derdi işsizlik. Gelecek umudu en düşük olan grup ise iş arayanlar. İsterseniz Türkiye’nin gençlerin umutsuzluğunda dünyadan nasıl ayrıştığını TEPAV iktisatçılarının yandaki grafiğinden değerlendirebilirsiniz. Otuz yaş altı mutlulukta dünya bir yanda, Türkiye öteki yanda. Yok artık.
Yatay eksende otuz yaş altı mutluluk oranı var dünyanın tüm ülkelerinden. ABD’den, Danimarka’ya, Şili’den Kosta Rika’ya. Türkiye otuz yaş altı gençlerde en düşük mutluluk oranına sahip ülke konumunda.
Dikey eksen ise ne istihdamda ne de eğitimde olan gençlerin oranını gösteriyor. Bir nevi iş arayıp bulamayanlar işte. Bu oran Türkiye’de, Kolombiya’da, Kosta Rika’da yüksek.
Ama grafikte hem ne istihdamda ne eğitimde oranında en yüksek, hem de otuz yaş altı mutluluk oranında en düşük ülke Türkiye. Gelecek umudu en düşük grup iş arayanlar demiştim zaten.
Ne diyeyim? Burada 22. yüzyılı tahayyül etmek, gelecekten umutlu olmak pek zor elbette. Tevekkeli değil, memlekette özellikle gençler arasında uyuşturucu suçları tavan yapıyor.
Peki, Artemis II bir fark yaratır mı?
Aslında eskiden dünya böyle değildi. Gelecekten daha mı bir umutluyduk sanki? Ben doğrusu aya ayak basma dönemini hatırlıyorum. O günün teknoloji rekabeti insanı gelecek konusunda umutlandırıyordu.
Ay Modülü, Apollo 11’den ayrılıp ayın yüzeyine indi. Sonra Modülün kapısı açıldı, uzay elbisesi içinde Neil Armstrong aya ayak bastı. Tarih 20 Temmuz 1969’du. Ben daha sekiz yaşındaydım. Bakın o günü hiç unutmadım.
O vakitler, daha siyah beyaz televizyon çağındaydık. TRT televizyonu deneme yayını aşamasındaydı. Bizim evde henüz televizyon yoktu. TRT yayınını izlemeye iki kat yukarı teyzemlere çıktım. Son derece karlı, siyah beyaz yayını heyecanla izlediğimi hatırlıyorum.
Armstrong aya ayak bastı. Sonra modülün pilotu Edwin Aldrin modülden çıktı. Michael Collins Apollo’da kaldı, aya inemedi diye üzülmüştüm. Bakın bu isimleri de hiç unutmadım.
Sonra Sovyetler dağıldı, uzay yarışı bitti. Elli yıl aradan sonra Artemis II ilk insanlı uzay yolculuğu ile gündeme geldi. Gerçi Çin 2030’da aya ayak basmaya hazırlanmasa bu da olmazdı. Yarışın yeniden başlaması 22. yüzyıl hayallerini canlandırır mı? Doğrusu daha emin değilim.
Ama şunu görebiliyorum: 1969’dan bugüne kazanımlarımızı koruyabilmek için bir an önce 22. yüzyılı hayal etmeye başlamamız gerekiyor Türkiye’de. Başa döneyim. Türkiye zaten kendi bölgesinde hakikaten bir sanayi devi, geçenlerde anlattım.
Şimdi yapılması gereken Avrupa Birliği’nin “Made in Europe” sürecini Türkiye için bir reform hamlesine çevirmek, dışa açılma sürecini daha da genişletmek ve işler ve bağımsız bir hukuk sistemi dahil eksiklerimize odaklanmaktır. Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğini mümkün kılabilecek bir konjonktürün içinden geçiyoruz. Malum, fırsatların kazası olmaz.
Esası hep akılda tutmakta fayda var bu aşamada. Nedir 1969’dan beri Türkiye’nin en büyük kazanımı bu topraklarda? Her şartta, dünyanın her yerinde faaliyet gösterebilen, ayakta kalabilen, organizasyon kabiliyetine sahip Türk şirketleridir.
Türkiye’nin gücü nedir? Türkiye’nin gücü, becerikli Türk şirketleridir. Kalanı laftır.
Ehem mühimme müreccahtır.
