Erken seçim düşünenlerin akılda tutması gereken iki husus var sanırım: Biri, gençlerin mutsuz ve umutsuz olduğu. Diğeri, ilk seçimde ağırlıkla genç seçmenlerin oyunun belirleyici olacağı.
Siyasetin kendi içine kapandığı bir dönemdeyiz yine. Ne demek kendi içine kapanmak? Kendi derdine odaklanmak demek. Dert belli: Siyasetçinin kariyer planı. Cumhurbaşkanından ilçe başkanına mesele hep aynı. 2016’dan beri işin kolayını da buldular. Siyaset, olmayanı olmuş gibi gösterip itişmeye dayalı bir tür vodvile döndü. Milletle bağı iyice koptu.
Bir de buna bizim burada başkanlık sistemi adı verilen “bütün kağıtları ben imzalayayım düzenlemesi” ile bakanlıklarda müsteşarlıkları kapatıp memleketin politika tasarım kabiliyetini iptal ettiğimizi ekleyin. Siyasetin milletin derdine çare tasarlama yolu da böylece kapatılmış oldu.
Bilgi Üniversitesi kararı geçen haftanın bir numaralı abukluğuydu
Yoksa “Bilgi Üniversitesi’ni bugün itibariyle kapattım. Oldu, bitti” diye daha dönem bitmeden, öğrenciler derslere devam eder, sınavlara girerken gençlere yıl kaybettirecek abuk bir karar çıkabilir miydi? Hayır, çıkmazdı. Siyasetin gençlerin derdinden kopukluğunu bundan daha iyi göstermek mümkün olamazdı.
Geçen haftanın bir numaralı abukluğu Bilgi Üniversitesi kararıydı doğrusu. Memleketin kurumsal kapasite erozyonunun ulaştığı aşamanın nişanesiydi. CHP ile ilgili karar, yine de bir mahkeme kararı kisvesindeydi. Ama Bilgi Üniversitesi’ndeki karışıklık bir idari karar, Cumhurbaşkanlığı kararnamesiydi. Doğrudan idarenin kurumsal kapasitesini bir kez daha yakından görmüş olduk.
Meclis’in, Başkanlık sistemi içinde bir ağırlığı yok
Eskiden Meclis’teki milletvekilleri siyaset ile seçmen arasındaki bağı kuruyordu. Hataları düzeltmek daha kolaydı. Şimdi Başkanlık düzenlemesi ile Meclis’in ya da vekillerin sistem içinde bir ağırlığı yok. Bakanların, bürokratların ciddiye almadığı vekillerin doğal olarak bir işlevi de yok.
Eskiden siyaset ile seçmen arasındaki bağlantıyı kurmak için iletişime geçilebilecek 600 vekil vardı seçmen açısından. Şimdi seçmenin işini halletmek için tek bir kişiye erişmesi gerekiyor. Ört ki ölem.
Yandaki grafikte 18-24 ile 25-34 yaş grubu gençlerin genel mutluluk ve umut düzeylerini takip etmek mümkün. Veri TÜİK istatistiklerinden. İlk bakışta üç sonuç çıkartabilmek mümkün aslında.
Birincisi, toplum genelinde ve gençlerde genel mutluluk ve umut düzeylerinin en düşük seyrettiği dönemdeyiz son 20 yıl açısından bakarsanız. Mutluluk ve umudun taban yaptığı bir dönem bu. Erken seçim düşünenlerin akılda tutması gereken iki husus var sanırım: Biri, gençlerin mutsuz ve umutsuz olduğu. Diğeri, ilk seçimde ağırlıkla genç seçmenlerin oyunun belirleyici olacağı.
İkincisi, gençlerin mutluluk düzeyleri ve umutları özellikle 2016’dan beri geriliyor. Nedir? 2016’dan beri siyaset kendi içine kapanıp, yalnızca kendi derdine odaklanınca kimse milletin ve özellikle de gençlerin dertleriyle ilgilenmiyor. Bu da mutsuzluğu ve umutsuzluğu körüklüyor.
Siyaset kendi içine kapanırken gençlerin derdi bitmiyor
Üçüncüsü, siyasetin gençleri iten ihtiyarlar arası bir koltuk kapmaca oyununa dönüşmesi de gençlerin mutsuzluğu ve umutsuzluğunu yalnızca derinleştiriyor. Şimdi halimize bakın mesela. AKP ve CHP genel başkanlarının yaş ortalaması 62’den 74’e çıkar mı diye takip ediyoruz milletçe bu aralar. Ortanca yaş ise 34,9 civarına ancak yükseldi bu arada 2025 yılında. 2020’de ortanca yaş 32,7 idi.
Siyaset kendi içine kapanırken gençlerin derdi bitmiyor. Yandaki grafik, 2008-2024 yılları arasında, Türkiye’de 22-29 yaş grubu gençlerin ne kadarının yüksek öğrenim mezunu olduğunu gösteriyor. 2008 yılında 22-29 yaş grubundaki gençlerin yalnızca yüzde 9’u yüksek öğretim mezunuymuş. Bu oran 2016’da yüzde 32’ye yükseliyor. 2024 itibariyle ise yüzde 40 oluyor.
Bu ne demek? Yüksek öğretim mezunu olan bir gencin hayattan beklentileri, yüksek öğretim mezunu olmayan bir gence kıyasla artıyor. Beklentiler artarken beklentilere erişim imkanının nasıl artacağını ise siyasetin düşünmesi gerekiyor.
2008’den 2024’e 22-29 yaş grubunda yükseköğretim mezunlarının oranı dört kat artarak yüzde 40’a ulaşıyor. Doğal olarak, beklentileri artıyor. Ama kimse gençlerin dertleriyle dertlenmediği, bu artan beklentilerin nasıl karşılanacağına ilişkin bir beş dakika düşünmediği için gençler mutsuz ve giderek umutsuz oluyor.

Siyaset kendi içine kapandığı için kimsesiz ve ilgisiz kalan bu yüksek öğretim mezunu gençler bakın sonra ne oluyor? Üniversite bitiren her 10 gençten 3’ü istihdam dışında kalıyor. Yüksek öğretim mezunu olup beklentilerini artırdığımız gençlerin yüzde 30’u işsiz kalıyor.
Şimdi diyeceksiniz ki, “iyi işte yüzde 70’i bir işte çalışıyor.” Doğru. Ancak bunların yüzde 43’ü üniversitede eğitimini aldıkları alanın dışında bir işte çalışıyorlar. Kalan yüzde 57’si kendi alanlarında çalışıyorlar.
Üniversiteden mezun olan her 10 genç diye söylersem bunlardan yalnızca 4’ü eğitimini aldıkları alanda çalışma fırsatı buluyorlar. Sayıları artıyor, beklentileri yükseliyor ama yalnızca yüzde 40’ı kendi alanlarında çalışıyor.
Peki, nedir Türkiye’nin problemi? Dünyada ülkeler ikiye ayrılıyor bana sorarsanız. Birincisi, kural hakimiyetinin esas olduğu, geleceğin öngörülebilir olduğu ülkeler. Geleceğe yönelik hadiselere bir olasılık dağılımı atfedebiliyorsunuz normal ülkelerde. İkincisi ise her an her şeyin olabileceği, kuralların bir gecede keyfi bir biçimde değiştirilebildiği ülkeler. Bu tür ülkelerde geleceğe yönelik hadiselere bir olasılık dağılımı atfedebilmek mümkün değil. Türkiye, ikinci grupta yer alıyor.
Türkiye’nin ikinci grupta yer aldığını, bugünlerde en çok Bilgi Üniversitesi öğrencileri, öğretim üyeleri ve çalışanları hissediyordur sanırım. Ama hepimiz aynı gemideyiz. İktidar elitlerinin bu gece ne yapacağını hiçbirimiz bilmiyoruz.
2016’da da Ankara’nın üzerinde savaş uçakları uçarken aynı belirsizlik duygusunu hissetmiş ve yıllar önce Amman’da bir taksi şoförünün söyledikleri aklıma gelmişti. Geçen hafta CHP ve Bilgi Üniversitesi haberleri arasında aynı konuşma yine aklıma geldi doğrusu.
Amman’da kaldığım otelden havaalanına gitmek için bir taksiye binmiştim. Şoförle sohbet ediyorduk. “Amman çölün mücevheridir” demişti bana. Sonra bir an durmuş ve sesinde bir karasızlıkla “Gerçi” diye eklemişti, “Bir süre önce Şam da öyleydi.” (Şam o sıra savaş alanıydı, iç savaş nedeniyle. Özellikle Şam kırsalı.)
O vakit, Ortadoğu’da yaşamanın nasıl bir şey olduğunu ilk kez düşündüğümü hatırlıyorum. Akıllarda hep bir geçicilik, “her an her şey değişebilir” duygusu oluyor. Taksi şoförü Amerika’dan Ürdün’e geri dönmüştü. Ama şimdi kafasında bir “acaba yanlış mı yaptım” sorusu vardı.
Ortadoğu’nun mesafe almasını engelleyen meselelerden birinin ben bu “her an her şey değişebilir” algısı olduğunu düşünüyorum. Ülkenin kurumsal altyapısı ne kadar zayıfsa her an her şey değişebilir duygusu o kadar güçlü oluyor. Her an her şey değişebilir algısı ne kadar kuvvetliyse o ülkede istikrar olmuyor. İstikrar yoksa yatırım da olmuyor.
Siyasetçi kendi kariyer planına odaklanıyor.
Millet derdine yanıyor.
Gençlerin gözü dışarıda oluyor.
İşte size Türkiye.
Toparlamak mümkün mü? Evet.
Türkiye’nin en önemli varlığı, yedi iklimde, zor şartlar altında faaliyet gösterebilen becerikli Türk şirketleridir.
