1960 sonrası üç program vardır. İlki planlama/ithal ikamesi programıdır. O dönemde endikatif plan/kalkınma planlaması denen tür yaygındı. Türkiye zamanlama açısından oldukça önlerdedir. Kaldor, Tinbergen gibi önemli danışmanlar gelmiştir. Dinlenmişler midir, o ayrı. Planlamanın etkisi 1965 seçimleri civarında en yükseğe çıkmış görünüyor; gelirler artmıştır ancak bu kısa süreli olmuştur. İthal ikamesinin 1970’lerde sürmesinin –aslında 1977’ye kadar sürmüştür, sonrası eğik düzlem- maddi nedeni işçi dövizleridir. Hesapta olmayan işçi dövizleri 1973-1974 yıllarında tepe yaptı ve 1973 İlk Petrol Şokunun enflasyonist etkisi 1977’ye kadar sübvansiyonlarla içeriye yansıtılmadı. Kıbrıs da buraya girer. Öte yandan 24 Ocak 1980 kararlarının 12 Mart 1971’de gündeme gelememesinin nedenleri vardır –ki konu az da olsa tartışılmıştı: (a) Dünyada henüz finansallaşma başlamamış, neoliberalizm olarak adlandırılan zihniyet/kurgu/programlar yelpazesi netleşmemişti (b) Türkiye’de sermaye sınıfı henüz hazır değildi (c) Dünyada siyasi ittifaklar başka türlüydü, rüzgâr farklı esiyordu. Buna rağmen 1980’e kadar beklenemeyebilirdi ancak işçi dövizleri bekleme süresini uzattı. Özetlersek ithal ikamesinin asıl/ilk/görünür sonucu ve etkisi 1965 civarıdır. On yılda tükenmiştir. 1970 devalüasyonu sonrası saydığım a, b, c nedenlerinden dolayı programdan çıkılamadı. Bir on yıl daha –aslında 7 yıl- işin sürmesinin nedeni ise yazdığım gibi hesapta olmayan işçi dövizleridir. Sanki ihracat yapıyormuşuz gibi bir etki yaratmıştır. Ancak bu döviz bolluğu sürmemiştir. 1977 sonrası yaşanan “askıda kalma”, “bekleme” halini solun devrimci demokrat olsun pro-Sovyet olsun çeşitli kollarının çözümleyemediği kanısındayım. Sosyalist solun sol dalga sandığı şeyin önemli bölümü bekleme odasında geçen sürede çıkan/çıkması istenen kargaşadır. Ayrıca 1960’lardan devreden popüler ve nasıl denir ‘hakiki’ bir sol dalga elbette ki vardı ancak bu dalgaya 1973’te Ecevit bindi ve konu 1977’de kapandı. 1977-1980 arası eğik düzlemdir.
İkinci program 24 Ocak 1980. 1979 yılında gözle görünür hale gelen neoliberal dalganın öncülerindendir. Program 1978 yılında tasarlanmış ve Derviş-Robinson raporu şeklinde aynı yıl yayınlanmıştır. Ancak uygulanması içeride siyasi ayarlamaların zamanında yapılamaması yüzünden iki yıl gecikmiştir. 1979 İkinci Petrol Şokuyla 70 sente muhtaç hale gelince nihayet ilan edilmiş ancak fiiliyatta uygulanması 12 Eylül’e kalmıştır. Bu program daha uzun süreli bir etki yapmış ve kendi zenginlerini yaratmıştır. Fakat 1988 yılında açık tıkanma işaretleri vermiş ve reel ücretlerdeki erime dayanılmaz boyuta çıkınca 1989’da yüksek zam yapılarak ilk aşaması tamamlanmıştır. Bu nedenle –ve 1987 referandumu sonrası siyasi rekabet yeniden başladığı için kamu maliyesinde açık vermek ve seçmene dağıtmak zorunlu hale gelince- 32 sayılı karar 1989’da arz-ı endam etti. 32 sayılı karar artan DİBS ihracını alacak yerli olmadığı için alınmış bir erken karardır. 1987 referandumunda hayır çıksaydı 32 sayılı karar birkaç yıl sonra alınacaktı kanısındayım.1990’lar bu programın –24 Ocak- tıkandığının, hatta bittiğinin açık olduğu ancak içeride rant dağıtımının hala sürmesinden dolayı geçici paketlerle –5 Nisan 1994 gibi- idare edilen dönemdir. Kamu borcu yüksektir ancak cari açık düşüktür. Kur/enflasyon adeta el ele plato plato yükselmiş ve 1994-2000 arası korkunç reel faizler ödenmiştir. Enflasyon muhasebesi uygulanmadığı için dönemin şirket bilançoları anlamsızdır.
Üçüncü program 2001 Derviş-IMF programıdır. Kendi mantığı içinde başarılı olan bu program 2007 yılından itibaren –hatta 2006 ortası- adım adım fiiliyattan kalkmıştır. Bu program kamu borcunu azaltmış ancak 2004 sonrası onun yerine özel sektör borcu geçmeye başlamıştır. Aynı şekilde bütçe açığı düşürülmüş fakat cari açık onun yerini almıştır. On beş sene böyle geçti. Programın şansı dünyada para bolluğu olan döneme rastlamasıdır. Kredi genişlemesinin tarihte görülmemiş ölçülere çıkması ve ilk birkaç yıl TL’nin değer kazanması nedenleriyle ‘refah etkisi’ oluşmuş ve bu etki ‘zenginlik illüzyonuna’ dönüşmüştür. Sonrasında ‘refah etkisini’ sürdürmek için inşaat/gayrı menkule yüklenilmiş ve ölçeğe göre azalan getiri tuzağına düşülmüştür. Ancak bu dönem de kapanmış görünüyor. Misal 2008 yılında Lehman krizi patlamadan önceki 10-11 ay şaşkınlık vericidir çünkü bir şey yokmuş gibi davranılmaya devam edilmiştir. Sonrasında el yordamıyla ilerlenmiştir. “Bir yerlerden nasıl olsa para gelir, dağıtımı sürdürelim ve asıl işimiz olan siyasi amaca yönelelim”; budur.
Görüyoruz ki dünyanın –ve artık küresel finansın- koşullarına göre şekillendirilen bazı programlar 5-7 yıllık vadelerde sonuç alabiliyor. Problem şu ki ’70 sente muhtaç olmadan’ radikal program yapılmıyor. Yeni bir program olmadığı için mantıken bu kadar sürede AKP’nin hızla zayıflaması beklenirdi. Eğer eski usul ‘merkez sağ’ parti olsaydı olacak olan buydu. Öte yandan dünya eski dünya olsaydı yine olacak olan buydu. Ancak ne AKP ANAP’tır ne de dünya 1991 dünyasıdır. Borçlanma imkânları da artık çok fazladır. AKP sadece “ekonomik oy veren” muhafazakârlardan ve diğer sağcılardan oy alan ANAP türü bir parti olsaydı bu işi hala sürdürüyor olamazdı. Dış siyaset ayrı bir fasıl olarak ele alınabilir ki an itibariyle konjonktürü aşan bir destek söz konusu. Muhalefetin ekonomik programının çok da farklı olması mümkün olmadığı ve kökten farklı bir program da popüler olamayacağı için muhalefet açısından gidişatı değiştirecek önemli bir şey yok gibi görünüyor.