Öncelikle Avrupa’yı -ancak elbette dünyanın başka bölgelerini de- etkilemiş olan “işçi sınıfı sosyalizmi” dalgası aşağı yukarı 100 senede tarihten çekildikten sonra her şey değişti. Türkiye’deki sol, değişimi çok (en) zor kabullenen aydınların ve geçmişten kalan kadroların çok ses çıkardığı –ama etkili olamadığı- bir ülke olarak, 20 yıl kadar durumu idare etmeye çalıştı. Avrupa’da neo-faşistlerin üçüncü defa yükselişi –bu sefer hayli kalabalıklar- "işçi sınıfı sosyalizmi" dalgasının tarihten silinmesiyle bağlantılıdır; ancak çekilişin birinci türevi değildir. Başka önemli faktörler de var.
"İşçi sınıfı sosyalizmi" şöyle bir şeydi. Tarihsel ve siyasal-teolojik olarak en çok erdemlerden adalet erdemiyle ilişkili olan kadim “sol damar” tanım gereği evrenseldi. Bu, bazen umutla beklenen bir prens tarafından bazen de yeniden kurulacak bir imparatorluk –ve onun meclisi- tarafından hayata geçirilebilecek Pax Roman’a oluyordu. Ancak işçi sınıfı sosyalizmi 19. Yüzyıl boyunca bu “sol damarı” tamamen dünyevileştirmiş ve üstelik somut bir kitleye misyon atfetmişti. Ayrıca bu kitle (işçi sınıfı, proletarya) bazı bölgelerde nüfusa oranla artıyordu. Sol siyasette çeşitli yol ayrımları ortaya çıktı. Sonuçta Avrupa -en reformcu sürümünde bile- işçi partileri, mahalleleri, sendikaları, kadrolarıyla en azından muhalefette etkin bir işçi sınıfı ocağı olarak 1970’lere kadar geldi. Sonra durum hızla değişmeye başladı.
Gerçekte 1939 İskandinavya ülkeleri seçimleri trendin tepe noktası olmuştu; ancak savaş, direniş, Naziler, SSCB, Çin, Küba, Vietnam derken olay sallan yuvarlan 1975’e kadar geldi.
1980’lerin ortasına doğru Marchais arkaik ve bazen komik bir figüre dönüşürken “sola kaymanın” faydalı olacağını sananların hayallerinin tersine -örneğin 1984’te Fransız televizyonunda devrimden bahsedecek bir hatip de herhalde kadrolar ve öncü işçiler tarafından dahi alay konusu yapılırdı- yapacak pek bir şey kalmamıştı. 1972’nin ortak programı 1977’de dağıldıktan 5-6 sene sonra durum tamamen değişmişti. Misal, bir dönemin güçlü Fransız KP’si yavaş yavaş yüzde 10’a doğru düşen bir eğri çiziyordu. İtalyan KP'si son barutunu Berlinguer ölürken tüketti.
Önemli bir neden teknolojik değişimdir. Bir diğer sebep Sovyet blokunun muazzam başarısızlığının ifşa olmasıydı. Temel olgu, eski işçi sınıfının hem maddi temel olarak üretimden gelen gücünü hem de ideolojik açıdan topluma hitabet yeteneğini kaybetmeye başlamasıydı. Tıpkı ABD’de 1975 civarı grevlerin anlamsız olduğu görüşünün kabul edilmesi gibi... ABD’nin 1970’lerin ikinci yarısında geçirdiği dönüşüm geriden gelen dönem filmlerinden izlenemez. Sinema 1979’da bile hala “sol” filmler yapıyordu ama endüstriyel ilişkiler Reagan’dan çok önce değişmişti.
Teknolojik değişime bir bakalım. Avrupa’da, pek çok ülkede kendi koşullarına göre kipi değişmekle birlikte, refah devleti meselesi gerçekti. Elbette İskandinavya baş örnek. Bu tür dengeler sadece ekonomi politik dengeleri olmayıp aynı zamanda demografik ve teknolojik dengelerdir. Durağan durumdaki küçük, bir şekilde göreceli refaha ulaşmış, sınıfsal çelişkileri yumuşatmış toplumlarda artmayan nüfusla adil bölüşüm meselesine odaklanabilirsiniz. İşsizlik sigortasını genişletmek bir süre için optimal olabilir çünkü teknolojik değişim “işe özel nitelikler” piyasa dengesinin üzerinde ücret ödemek –hem verimliliği denetleme maliyeti yüksek olduğu için hem de hızlı teknolojik değişim dışarıda bekleyenleri işe alıp aynı verimliliği elde etmeyi imkânsız hale getirdiği için- etkindir. Yanında “içeridekiler dışarıdakiler” ve “imparatorluk kurmak” –sendikal imparatorluklar ve sendika ağalıkları- gibi ürünler de gelir. Sendikaların istihdam üzerinde pazarlık etmeyip sadece hali hazırda işi olanların ücretlerini pazarlık etmeleri ve işsizleri sigorta fonuna devretmeleri bir sonuçtur. Bunlara fabrikaların hızla sökülerek bölge, hatta ülke veya kıta değiştirmeleri ve iş sürecinin niteliğini değişmesi eklenmelidir.
Bir kez daha parçalanmış, kompartmanlaşmış işçi sınıflarının “işçi sınıfı sosyalizmi” fikrinin son kalıntısını dahi taşımaları mümkün değildi. Batı Avrupa’da “işçi sınıfı sosyalizmi” dalgası neden söndü? İşçiler sınıf olarak yönetemeyeceklerini, sınıf olarak bu yeteneğe sahip olmadıklarını, üretimden gelen güçlerinin sadece bireysel refahı artırmak için ücret ve hak pazarlığına yarayacağını, üstelik alternatif diye sunulan ülkelerin hem demokrasi hem de ekonomi açısından beklendiği gibi çıkmadığını düşünmeye başladıkları an sönmeye yüz tuttu. 1978 sonrası sanayilerin taşınması eski işçi sınıfı kalelerini birer birer düşürdü.
Bu arada SSCB çözüldü ve Çin başka yola gitti –iyi ki de gitti yoksa mahvolacaktı. Yorgan gitti kavga bitti ama elbette kapitalizmin elitleri ellerinin rahatladığını düşünerek önce gerçekçi –baba Bush- sonra mitik –oğul Bush ve neo-con atılımı- sonra sinik –Obama- sonra patetik –Trump- bir emperyalist canlanmaya kalkıştılar. Bu tam böyle olmayabilir; kafiyeli olsun diye yazdım.
Avrupa’da sola ne kaldı? Kültürel işler, göçmenler, fakirlik falan kaldı. Refahın hala devam ettiği ilk yıllarda 1990’ların başında belki bu "yüce gönüllü" tavır sorun yaratmıyordu. Elbette göçmen alımları tam olarak iyi niyete dayalı değildi. Yaşlanan nüfus genç işçi düşük ücret vs. önemlidir. Ama zamanla sayılar arttı. Refah devletinden kalan çalışma ilişkileri değişti. Görünür hale gelen kültürel uyumsuzluk neo-faşizmlere alan açtı ve seçimlerde üç defa hızla yükseltti -ki neo-faşizm de en az sosyalizm kadar kadim bir ideolojiye dayalı. “İşçi sınıfı sosyalizmi” hiçbir ideolojik tortu bırakmadığı, esasen eski işçi sınıfı maddi olarak ortadan kalktığı, 20 senedir kent yoksulları, prekarya vs. ile yatıp kalktığımız için “sol” ideolojik, kültürel veya programatik bir ağırlık taşımıyor. Sadece Mélenchon var; o da 74 yaşında ve oy sayısı yeterli değil.
Bu nedenle Avrupa’nın her yerinde “sol”, en azından bir süreliğine, ancak “sağa” benzerse tutunabilir hale geldi. “Profesör yüzlü sosyalizmin” –ki her entelektüel için az ya da çok ve kendisine siyasi görev atfetmesinden bağımsız olarak bu böyledir. En dişe dokunur olanı yurttaşlık geliri idi. İşte…
Böyle olunca ne oldu? Avrupa Birliği iyiden iyiye stratejik karar alamaz hale geldi ve Avrupa her açıdan hızla zayıfladı. 1990’da İtalyan ekonomisi Çin’in 8 katıydı. Şimdi?