Toplum sözleşmesiyle insanlar sahip oldukları hakları monarka delege ederler ve sadece sahip olabildikleri hakları devredebilirler. Ancak Marsilio’da olduğu gibi, en azından sivil (seküler) hukuku halkın toplamı yapar çünkü konu halkın tümünü ilgilendirir. Hem Canon Law hem de Common Law ’da bulunan «quod omnes tangit ab omnibus approbetur», yani “herkese dokunana herkes karar verir” böylece Ockham tarafından kelimesi kelimesine benimsenmiş oluyor. Sonuçta halkın sözleşmeyle devrettiği hakları toplumun iyiliği ve refahı için kullanmak durumunda olan monark böyle davranmazsa veya doğal hukuka karşı gelirse ya da ilahi yasaları çiğnerse halk onu görevden alabilir. Monarşi diğer yönetim biçimlerine tercih edilebilir; fakat Ockham burada seçilmiş bir monarkı babadan oğula geçen bir monarşiye tercih eder. Bu da anlaşılabilir çünkü Common Law biraz tartışmalı da olsa genel olarak açıktır; lex regia krala imperium verir ve kral hukuku bizzat yapar. Cezalandırır, başkasının malına el koyabilir, vergi toplar. Fakat bunu kendisinde mündemiç olan hukuk ve devraldığı haklar çerçevesinde yapmalıdır. Ayrıca bunu curia (danışma meclisi) tavsiyesine başvurarak yapmalıdır. İmparatorun istediği her şey yasa gücündedir çünkü halk imparatora egemenlik ve güç vermiştir. Bu, meşhur lex regia’dır. Vermiştir ama egemenliğin nasıl kullanılacağını ve sınırlarını da çizmiştir. Mutlak anlamda “mutlak egemenlik” lex regia’da bile yoktur: Kraliyet yasası bile mutlak değildir. Lex regia, küçük farklarla, Justinian Institutes ve Justinian Code içinde de bulunabilir. Meşhur hukukçu Bracton kralı Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi saymakla beraber, kralın hukuk yapmasını curia tavsiyesine bağlayan bir aracılık görüyorsa –Roma hukukunun ortak hukuka, örf ve adet hukukuna, Common Law’a yansıması- Ockham’ın bundan haberdar olmaması pek mümkün değildir. “Kurucu babalardan” Hamilton’un 18 Haziran 1787’de Philadelphia Konvansiyonu’nda ABD başkanı için “seçilmiş monark” ifadesini kullandığını biliyoruz. Aslında dini hukuk da seküler hukuk da krala tam olarak mutlak yetki tanımaz.
Ancak Ockham’ın Scriptures –Eski Ahit ve Yeni Ahit- temelli bir devlet teorisini, Marsilio’nunsa fazlasıyla açık bir Aristo temelli devlet teorisini savunmaları önemsiz görülemez. Ockham, soyut devlet teorisi düzleminde bakarsak Marsilio’ya olduğundan daha fazla Dante’ye yakındır. Dönemin güncel siyaseti planında ise Hem Dante hem Marsilio hem de Ockham “Sezarın hakkını Sezara” verme taraftarı olmakta birleşiyorlar; seküler otorite dünyevi otoriteden önce gelmelidir. Ancak bu genel bir ortak zemindir ve aradaki farkları ortadan kaldırmaz. Dante’nin siyasal teolojideki yaratıcılığını ve kopma anı oluşunu da Marsilio’nun Dante’den bir adım ileride duran –ama yeni dönemin aralanan kapısını ardına kadar açmasıyla- belki de çok daha radikal siyaset felsefesi açılımını da Ockham’ın siyaset felsefesindeki Common Law geleneği duruşunu da farklarıyla değerlendirmek doğru olur.
Ockham’ın siyaset felsefesindeki pozisyonu karışıktır çünkü 1328 yılında Johannes XXII’ye karşı (1316-1134) bayrak açmış ve bu tutumunu ardından gelen papalar Benedict XII (1334-1342) ve Clement VI (1342-1352) de sürdürmüştür. Ockham ancak bu dönemde siyaset felsefesine ve Papa Johannes XXII ve İmparator Ludwig IV arasındaki kritik yetki kavgasında aforoz edilerek taraf haline geldiği için kilise etütlerine yönelmiştir. Bunun anlamı şudur; Ockham bu dönemde kilisenin doğası ve yapısı, papaların teolojik statüleri ve dünyevi görevleri vb. konularda çalışmıştır. Ockham’ın diğer konularda –teoloji, mantık, felsefe vb.- ünü çok büyük olduğu için yazdığı doğrudan siyaset felsefesi sayılabilecek eserleri diğer çalışmalarının gölgesinde kalmıştır denebilir.
Ockham’ın, 6 Nisan 1328’de, Marsilio ve Jandun’dan 10 ay sonra aforoz edilmesine rağmen kilise öğretileriyle tam bir kopuş yaşadığı söylenemiyor. Papalara tavır almış ve kendisi de aforoz edilmiş olan Ludwig IV’ün şehri Münih’te uzun yıllara yaşayarak bahsedilen üç papaya karşı yazmış olmakla beraber ömrünün son aylarında bir uzlaşı aramıştır. Aslında bu normaldir. Siyasi görüşlerinin kilisede Johannes XXII öncesi yaygın olan oldukça liberal fikirlere uygun olduğu ve kendisi de Franciscan tarikatının çoğunluktaki geleneksel bölmesinin sağ kanadında görüldüğü için Ockham’ın kilise öğretileriyle uzlaşan görüşleri olmasında şaşılacak bir şey olmayabilir. Bu böyledir ama hem o dönemde tolerans eşiği düşük idi hem de Ockham çok ileri, radikal tezler de savunmuştur. Mesela yanılmazlık tartışmasında hem kilise konsillerinin hem de papaların yanılabileceğini, kadınlar da kilisenin mensupları oldukları zaman zaman kilise konsillerinde görev alabileceklerini, Hıristiyanların görüşlerini –sonuçta yanlış bile çıksalar- kiliseye ve papalara karşı savunabileceklerini öne sürmüştür. Ayrıca kiliseye veya Hristiyanlara ‘yanlış’ görüşleri dayatmaya çalışan papaların görevden alınabileceğini, seküler hükümdarların tahta geçmek ve yönetmek için kilise onayına ihtiyaçları olmadığını, Hristiyan olmayanların haklarının Hristiyanlığın doğuşuyla ortadan kalkmadığını –fakat insanın yaptığı sivil (seküler) hukukun başka karar verebileceğini- ileri sürebilmiştir. Seküler hükümdarın tiranlığa saparsa görevden alınabileceği görüşü de önemlidir. Ne görüyoruz? Sonraki yüzyıllarda da çok önemli siyaset düşünürleri olarak okunan, miras bırakan bu insanlar ara sıra anlaşma yapmakla beraber görüşlerinden asla vazgeçmemişlerdir.