İran’daki savaşa galiba artık alıştık. Eskiden sabah gazetelerini zar zor bekleyip, bir yandan da televizyonda ne haberler var diye bakarken, şimdilerde gazetelere şöyle bir göz atıp, kim kime ne kadar bomba yağdırmış, nereleri alev almış diye okuduktan sonra işimize devam ediyoruz. Yine de bazı olayları biraz daha ayrıntılı takip etmek gerekiyor. Bir örnek de vereyim. Geçtiğimiz hafta İran’ın hedefi İncirlik üssü olan bir füze attığı ve füzenin Türk hava sahasını korumaktan sorumlu bir NATO birimi tarafından düşürüldüğü haberi gazetelerde yer aldı. Türkiye Dışişleri Bakanlığı, İran Büyükelçisi’ni bakanlığa davet ederek, eylemi resmen protesto etti. İyi ilişkilere sahip olduğumuz bir komşudan böyle dostane görülmesi mümkün olmayan bir hareketin gelmesini tasvip etmediklerini, bu eylemler devam edecek olursa, gerekli her türlü tedbirin alınacağını bildirdiler. Büyükelçi’ye inanmak lazım gelirse, füzenin atılması konusunda hükümetinin bilgisi yoktu. Peki, büyükelçi doğruyu söylüyorsa, füzeyi kim atmıştı?
İncirlik’e atılan füzede iki olasılık
Şayet İran hükümetinin bir arada hareket kabiliyetini haiz bir birim olduğunu, başka bir ifade ile hükümet kurumlarının ve iktidarı elinde bulundurduğu düşünülen kadronun bir siyasa benimseyip onun uygulamasını oluşturan adımlara da birlikte karar verdiklerini varsayacak olursak, o zaman olay hükümetin bilgisi dışında demek iki olasılığa işaret ediyor. Bunlardan birincisi, İran hükümetinin uyguladığı mozaik stratejisi ile ilgili ki, böyle bir stratejinin uygulanmasını ölmeden önce Hamaney tavsiye etmiş, kendisinin ölmesi (öldürülmesi) durumunda her askeri birimin kendi başına uygun gördüğü şekilde davranmasının vasiyeti olduğunu açıklamıştı. Şüphesiz Hamaney bu sözleriyle ulusal haberleşmenin de imkansız hale geldiği durumları kastetmiştir. Ancak, muğlak olduğu anlaşılan talimata uyduğunu düşünerek aklına estiği gibi hareket eden bir takım yerel komutanlar olabilir. Böyle bir komutanın hükümetin kararı olmasa bile ülkemize füze ile saldırması belki de mümkündür. Tabii, ikinci bir ihtimal de var. İran’a karşı olan bir güç, İran’ın elindeki ya da onun taklidi bir füzeyi kullanıp Türkiye’yi tahrik ederek, onu Molla rejimine karşı harekete geçirmeyi de isteyebilir. Türkiye’ye arada sırada ve tek tük füze gönderilmesi halinde ülkemizin yapacağı tek şey, İran’a bunun dostluğa yakışmayan bir davranış olduğunu bildirmektir. İran’a resmen bildirdiğimiz görüşü, füzeyi gönderen kimse, o da duymuş, öğrenmiş olacaktır. Eğer ülkemiz bir füze yağmuruna tutulacak olursa, o zaman füzeleri gönderenin teşhişi de zaten kolaylaşacaktır. O koşullara hem ülkemizin cevap vermesi hem de NATO’yu harekete geçirerek saldırıya uğradığını ve ülkenin müştereken savunulmasını talep etmesi mümkündür.
Böylece savaşın doğurabileceği beklenmedik bir sonuçla daha fazla ilgilenmemiz gerektiğine işaret etmiş olduk. Ancak, sadece ülkemiz için değil, diğer ülkeler için de barındırdığı beklenmedik sonuçlar nedeniyle savaş üzerinde durmamız faydalı olacaktır. Örneğin, savaş bölgesinden uzakta olmasına rağmen, savaşın yakından etkilemeye başladığı ülkeler arasında Ukrayna’ya işaret etmek gerekiyor. Hepimizin şahit olduğu gibi, İran savaşının petrol ve doğalgaz fiyatlarında hissedilir artışlara sebep olduğu dikkati çekmektedir. Çatışma sürdüğü sürece de fiyatların yüksek seviyede seyrinin devam etmesi beklenmektedir. Bu artışın altında yatan neden pek de uzun olmayan bir vade sonunda bu iki maddenin arzında ciddi düşüşler yaşanacağı endişesidir çünkü bu maddeleri taşıyan gemiler Hürmüz Boğazı’ndan geçemeyebilirler. Zaten şimdiden çoğu geminin emniyet gerekçesi ile Basra Körfezi’nde beklediği, Hürmüz Boğazı’nı kullanmaya yönelmediği de biliniyor. Bu temayül zaman içinde herhalde azalmayacak, artacaktır.
İran gaz ve petrolü daha çok düşük fiyattan Hindistan ve Çin gibi ülkelere gitmekteyse de, büyük miktarda Suudi petrolü ve Katar gazının uluslararası piyasalara çıkma yolunun da burası olduğu biliniyor. Üstelik, bu iki ülkenin ürünleri İran’dan farklı olarak Batı Avrupa piyasalarına gitmektedir. Fiyatların yükseldiği piyasalar da bu piyasalardır. İlginçtir ki, petrol ve gaz bakımından kendi kaynaklarının yeterli olduğu bilinen Amerika Birleşik Devletleri’ndeki petrol istasyonlarında bile litre değil galonla satılan benzinin fiyatı yükselmeye başlamıştır. Geç sonbaharda yapılacak ara seçimlere zaten düşük destekle girdiği anlaşılan Başkan Trump’ın bir de yakıt fiyatları dolayısıyla oy kaybetmek istemeyeceğini ileri sürmek için uzman olmaya gerek yoktur. Hatırlanabileceği gibi, Birleşik Devletler, Ukrayna savaşı çerçevesinde Rusya’yı güçsüzleştirerek zorlamak maksadıyla bu ülkeden petrol ve gaz alımlarının durdurulması politikası izlemeye başlamıştı. Hatta, bu politikaya uymayan ülkelerin başka alanlarda da cezalandırılacağı ilan edilmişti. Şu sıralarda ise fiyat alanında rahatlamayı öngören ABD Başkanı’nın Rus petrol ve gazı üzerindeki alım satım kayıtlarını gevşetmeyi düşündüğü söylenmektedir. Böylece İran Körfezi kaynaklı arz zaafının giderilmek ve fiyatların denetlenmek istendiği aşikardır.
Tabii Zelenski, hatta Rus saldırısına karşı koymakta Ukrayna’yı desteklemeyi vaat eden Avrupalı liderler açısından bakıldığı zaman Rusya’ya uygulanan petrol ve gaz ambargosunun kaldırılmasının pek arzulanan bir uygulama olarak görülmemesi gerekir. Ancak, Ukrayna’yı destekleyenler de dahil olmak üzere, çoğu Batı ülkesinin Amerika’nın Rusya’ya uyguladığı yakıt kısıtlamalarından vazgeçmesini olumlu karşılayacaklarını tahmin edebiliriz. Avrupa ülkelerinin makul fiyattan yeterli miktarda gaz ve petrol tedarik etmelerinin cazibesi Ukrayna’ya arka çıkmalarına veya Rusya’yı durdurma niyetlerine galebe çalıyor. Gazetelerde yer alan bilgilere göre henüz kış bitmemiştir, buna karşılık birçok Avrupa ülkesinin gaz stokları yüzde otuzun altına inmiştir. Katar gazı gelemeyeceğine ve Amerikan kaya gazı da yeterli olmayacağına göre bir yerlerden gaz tedarik edilmesi lazımdır.
İran karşı duran Arap ülkelerinin ABD’ye güvenleri zayıflayabilir
ABD açısından Rusya boykotunu yumuşatmanın veya buna son vermenin uzun vadeli maliyeti beklenenden de ağır olabilir. Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri, ABD ve İsrail’in, İran’a karşı başlattıkları bir mücadelede kendilerinin kurban edildiğini düşünmektedirler. Halbuki böyle girişim başlatılırken, kendilerine danışılmamış ama yine de saldırıya uğramışlardır. Önemli oranda gelir kaybına uğrayacaklarına da kesin gözüyle bakılabilir. Bu gelişmeler sonucunda herhalde Birleşik Devletler’e duydukları güven ciddi bir sarsıntı geçirecek ve sonuçta zayıflayacaktır. Bu arada Amerika’dan yapacakları alımları, başta silah olmak üzere, azaltacakları da tahmin edilebilir. İran’la giriştiği mücadelenin sonunda bölgedeki Amerikan mevcudiyeti ve nüfuzu muhtemelen zayıflayacakır ki Amerika’nın böyle bir sonucu hedeflediğinden emin olamıyorum.
Savaşın beklenmedik ve tahmin edilemeyen sonuçlar doğurabileceğini görmek zor olmadığı bir yana, bunların ortaya çıkacağını söylemek için kahin olmaya gerek yoktur. Buna karşılık, ortaya çıkan tüm sonuçlar çatışmayı başlatanların pek arzuladıkları gibi olmayabildiği de görülüyor.
