Amerika’nın Avrupalı müttefiklerine göre, Bay Trump aslında bir İran-İsrail çatışması olan mücadeleye gereksiz yere katılmıştı. Ortada bir geçimsizlik varsa, bunu savaşı tırmandırmak yerine diplomatik çabalarla çözmek daha uygun gözüküyordu.
Amerika Birleşik Devletleri’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında kuruluşuna öncülük ettiği ve dolayısıyla dünyaya egemen olduğu düzenin artık sonunun geldiği konusunda hemen herkes ittifak etse de, yerini neyin almakta olduğu konusunda tartışmalar devam ediyor. Bu aşamada tartışmaların süregelmesini pek de şaşırtıcı bulmamak gerekiyor. Bir kere uluslararası alanda bir karışıklık ile ondan kaynaklanan bir yönsüzlük var. Ancak belki ikinci bir hususu daha hatırlamak gerekiyor. Şu anda artık geride bırakmakta olduğunu düşündüğümüz düzen kısmi bir yapıya sahipti, sadece Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri’nin etkili oldukları bölgeleri kapsamaktaydı. Evrensel bir niteliğe sahip değildi. Bir örnek vermek gerekirse, bağımsız bir dış politika izlemekle şöhrete kavuşan Hindistan’ın bu düzende önemli bir yeri yoktu. Halbuki bu ülkenin yeni oluşmakta olduğu iddia edilen yeni dünya düzeninin temel taşlarından birini oluşturacağı ileri sürülüyor.
ABD’nin lider kadrosu durumu yanlış değerlendirdi
Soğuk Savaş’ın artık sona erdiği belli olunca, Birleşik Devletler yönetimi kendi savunduğu düzenin karşıtı olanların kesin yenilgiye uğradığını, bundan böyle dünyaya tek başlarına kendilerinin egemen olacağını düşündü. Öyle ya, artık tüm ülkeler seçimle göreve gelmiş iktidarlar tarafından yönetilecekler, hepsine piyasa ekonomisi egemen olacak, her biri bir hukuk devleti olacaktı. Bütün bunlar Amerika Birleşik Devletleri’nin zaten savunduğu ilkeler olduğuna göre, yeni sistemin tek liderinin Amerika olması tabii görünüyordu. Geriye doğru bakılınca, Amerikan lider kadrosunun durum değerlendirmesinde büyük yanılgıya düştüğü daha iyi anlaşılıyor. Soğuk Savaş aslında dialektik bir ilişkiyi temsil ediyordu. Bir kutbun dünyanın bir bölümüne egemen olması, rakip bir kutbun da doğarak dünyanın bir başka bölümünde sözünü geçirmesi anlamına geliyordu. İki kutuplu dünyayı yaratan koşulların ortadan kalkması ile birlikte sadece Sovyet tarafında olanlar değil, Amerika yanında olanlar da daha geniş bir özgürlük alanına kavuşmuşlar ve bağımsız ülkeler olarak daha özgürce hareket etmeye yönelmişlerdi.
Diğer ülkelerin Rusya’dan çekinmesinin altındaki neden nükleer silahlar
Şu anda henüz tamamen sona ermemiş olan uluslararası sistem, sonunun geldiğinin her türlü sinyalini veriyor dersek sanıyorum yanılmış olmayız. Ruslar, eskiden kendilerine ait olan ama bağımsızlığını ilan eden bir ülkeyi yeniden kendi topraklarına katmanın mücadelesini veriyor, henüz kesin bir başarı elde etmiş değil. İktisaden iflasa yaklaştığı söyleniyor. Galiba diğer ülkelerin Rusya’dan çekinmelerinin altında bu ülkenin halihazırda sahip olduğu konvansiyonel güçten ziyade nükleer silahlara sahip olması yatıyor. Amerikalılar da eski devirde müttefik olarak gördükleri ülkelerin artık kendisinin sözünü dinlemediğine, kendi başlarına hareket ettiklerine şahit oluyorlar. Kısa bir süre önce Bay Trump, Avrupalı müttefiklerinden Hürmüz Boğazı’nı açık tutabilmek için destek istedi. Bu davete hiçbir Avrupa ülkesi olumlu yaklaşmadı. Amerika’nın Avrupalı müttefiklerine göre, Bay Trump aslında bir İran-İsrail çatışması olan mücadeleye gereksiz yere katılmıştı. Ortada bir geçimsizlik varsa, bunu savaşı tırmandırmak yerine diplomatik çabalarla çözmek daha uygun gözüküyordu. Neticede Bay Trump istediğini elde edemedi, “Ben zaten size muhtaç değilim” diyerek dostlarını azarladığıyla kaldı.
Günümüzde devletler neye göre davranıyor sorusunu soracak olursak, buna birkaç gözlemle cevap vermek gerekiyor. İlkin, ülkeler dış siyasetlerini perakendeci bir üslupla yürütüyorlar. Başka türlü ifade etmek gerekirse, dış siyasetlerinde karşılarına çıkan sorunlara tepki verirken, karşılaştıkları sorunu ulusal çıkar açısından değerlendiriyor, ona göre hareket ediyorlar. Avrupa Birliği gibi uzun dönemde tek devlet olmayı arzulayan kuruluşlarda bile, üye ülkeler dış siyasetlerini ulusal çıkar gözeterek belirliyorlar. Birliğin önemli üyeleri arasında ortak bir siyaset çizgisine varılırsa, o zaman bir arada ilerlemenin yolu açılmış oluyor. Yine de her üyenin rızasını almak gerektiği şu anda görevinden ayrılmakta olan Macaristan Başbakanı Victor Orban’ın Ukrayna’ya verilmesi gereken 92 milyar tutarındaki askeri yardımı engelleyebilmesinden anlaşılıyor. Fransa ve Almanya gibi önde gelen ülkeler böyle bir yardım yapılması üzerinde anlaşmışlardı. Belki de daha önemli olarak, Almanya dış siyasetinde dikkat çekici bir değişikliğe imza atmış ve Avrupa savunmasında öne çıkmayı kabul etmişti. Bütün bunlara rağmen Orban yardımın verilmesine direnebildi, böylece Avrupa Birliği’ni Rus-Ukrayna çatışmasında etkisiz kıldı. Tabii, üye ülkeler çıkarlarının belirlediği kendi dış politikalarına uygun olarak bu mücadeleye destek verebildiler.
Birinci gözlemimizle bağlantılı olmakla birlikte, ayrı olarak ele alınması gereken bir ikinci husus var. Ülkeler kendilerini her türlü dış siyaset tercihine açık tutmaya çalışıyorlar. Dolayısıyla kendilerini uzun vadeye bağlayacak taahhütlerden uzak tutmaya çalışıyorlar. Uluslararası sistemin alacağı şeklin daha belirginleşmesini bekliyorlar. Yeniden bir örneğe yönelecek olursak, Sözgelimi bir Avrupa NATO’su kurulması gerektiği konusunda yaygın bir kanaat var. Avrupa’nın önde gelen tüm ülkeleri böyle bir teşkilatın kurulmasında fayda olabileceğine işaret ederken, hiç biri bu konuda liderliği üstlenmeyi istememektedir. Bu arada, hâlâ Avrupa savunmasına ilişkin Amerikan görüşlerini daha iyi anlamak ve Avrupa savunmasının ne anlama geldiğini tanımlamak, böyle bir savunmada hangi ülkelere yer vermek gerektiği konusundaki tartışmalar devam etmektedir. Avrupa savunmasından Bayan von der Leyen’in dediği gibi, Avrupa Birliği’nin savunması mı, yoksa içinde İngiltere, Norveç ve Türkiye’nin de yer alacağı Kıta savunmasının mı kast edildiği henüz belli değildir.
Ülkeler farklı kutuplarda çoklu bağlantı arayışında
Üçüncü bir husus, günümüzde ülkelerin eş anlı olarak birden fazla örgüte üye olmaya yönelmesidir. Bu örgütlerin bir bölümü diğerleriyle çatışan amaçlara veya kimliklere dahi sahip olabilir. Ülkeler çoklu bağlantıları bir yandan opsiyonlarını açık tutmak ve dış siyaset deneyleri yapmak için, diğer yandan da başkaları üzerinde ne gibi etkileri olduğunu görmek için kullanıyorlar. Bu konuda başka örnekler aramaya gerek dahi yok. Ülkemiz bir yandan Şanghay İşbirliği Örgütü ile şu veya bu şekilde bir bağ kurmaya çalışırken, diğer yandan da BRICS’e üye olmak için başvuruda bulundu ama şimdilik bu başvurusuna olumlu cevap alamadı. NATO’daki üyeliği devam etmekle ve en fazla ticareti Avrupa Birliği’ne üye ülkelerle yapmakla beraber, Türkiye’nin başka bağlantılar aradığı da aşikar. Avrupa’dan örnek aranacak olursa, İngiltere ve Fransa’nın, Birleşik Amerika’nın karşı çıkmasına rağmen, Çin’in İpek yolu projesine destek verecek olan Asya Altyapı Yatırım Bankası’na üye olması akla geliyor.
Gelecekte dünya sisteminin ne şekil alacağını bilmiyoruz. Her ülke bilinmeyen bir geleceğe kendisini hazırlamaya çalışıyor. Bildiğimiz tek şey Birleşik Devletler ve Çin’in yeni düzende söz sahibi olmaya devam edecekleridir. Bunun dışında henüz bir şey söylemek için erkendir.
