OPEC’in küresel fiyatlar üzerindeki etkisinin kırılması, Trump’ın küresel petrol stratejisinin temel unsurlarından biri. BAE’nin bu kararı, ABD’nin “enerji bolluğu” yaklaşımıyla örtüşürken, karşılığında güvenlik garantilerinin güçlendirilmesi beklentisini de beraberinde getiriyor.
İran savaşı sadece askeri dengeleri değil, küresel enerji düzeninin temel sütunlarını da sarsmaya başladı. Bu sarsıntının en dikkat çekici sonucu ise Birleşik Arap Emirlikleri’nin, yaklaşık 60 yıldır parçası olduğu OPEC ve OPEC+ ittifakından ayrılma kararı oldu.
Karar, ilk bakışta teknik bir “üretim kotası” anlaşmazlığı gibi görünse de, arka planda çok daha büyük bir jeopolitik ve ekonomik kırılmaya işaret ediyor. BAE’nin OPEC kararı, enerji piyasasında kolektif hareket döneminin sona ermeye başladığını işaret ediyor.
OPEC içinde BAE’nin kota itirazları aslında yeni değil. Milyarlarca dolarlık yatırımla günlük üretim kapasitesini 5 milyon varile çıkaran BAE, OPEC kotaları nedeniyle bu kapasiteyi kullanamıyordu. Belli ki BAE açısından İran savaşı bu memnuniyetsizliği stratejik bir fırsata dönüştürdü. Petrol tedariki konusunda rakiplerin zayıfladığı bir anda pazar payını kalıcı biçimde ele geçirmeyi hedefleyen BAE, fiyatları birlikte kontrol eden bir kartelin parçası olmaktansa, bağımsız hareket ederek hacim üzerinden kazanç sağlamayı tercih etti.
Bu, işin ekonomik yönü. Ancak BAE’nin OPEC’ten ayrılma kararı sadece ekonomik nedenlere dayanmıyor. Konunun doğrudan İran savaşıyla ilgili küresel siyasi yönleri de var.
İran’ı daha fazla sıkıştırmak...
Suudi Arabistan görece daha bağımsız bir politika izlemeye çalışırken, BAE yönetimi Ortadoğu’da son dönemlerde hep İsrail-ABD’nin yanında durmayı tercih etti. İsrail ile Arap ülkeleri arasındaki normalleşmeyi öngören İbrahim Antlaşmaları’nın ilk imzacılarından da olan BAE, Somali’nin içinden Somaliland diye yeni bir ülke çıkmasından, Sudan’daki iç savaşa, Yemen’de Husiler ile mücadeleye kadar hemen her konuda İsrail yönetimi ile benzer politikalar izledi.
İran meselesinde de BAE ile İsrail’in politikalarında ciddi bir ortaklaşma var. Her iki ülke de ABD’nin “başladığını bitirmesini”, yani İran’da Molla rejimini, bir daha kendilerine Ortadoğu’da herhangi bir konuda rakip ya da tehdit olamayacak hale getirmesini istiyor.
İran, çıkardığı petrolü yakarken...
İran savaşı kapsamında ABD’nin kurduğu deniz ablukası sonucunda Hürmüz Boğazı üzerindeki fiili kapanma, İran’ın enerji ihracatını neredeyse durma noktasına getirdi. Sahalarda üretimin kesilememesi nedeniyle petrolün yakıldığına dair iddialar, Tahran’ın enerji kapasitesinin yalnızca kısa vadede değil, orta vadede de ciddi hasar aldığına işaret ediyor. Bu tablo, İran’ı küresel enerji rekabetinde uzun süreli bir kaybeden haline getirirken, belli ki BAE tarafından nadir olabilecek bir “fırsat penceresi” olarak okunuyor. On yıllardır yaptığı yatırımlar aracılığıyla BAE, küresel petrol tedarikinde İran’ın yaratabileceği boşluğa oynar bir profil çiziyor.
Suudi Arabistan-BAE rekabeti
Ancak mesele yalnızca İran değil. Bu hamle aynı zamanda Suudi Arabistan-BAE arasında yıllardır biriken gerilimin de artık açık ekonomik savaşa dönüştüğünü ortaya koyuyor.
BAE ile Suudi Arabistan Yemen’de yıllardır farklı vekil aktörler üzerinden rekabet içindeler. Sudan’da Suudiler ülkedeki uluslararası alanda tanınan hükümetten yana tavır koyarken, BAE isyancıları silahlandırmayı sürdürüyor.
Ekonomileri de benzer yapılanmalara dayanan iki ülke, küresel yatırım çekme konusunda ciddi bir yarış halindeler. BAE ve Suudi Arabistan arasında ayrıca uzun zamandır petrol fiyat politikası üzerindeki anlaşmazlık yaşanıyor. Dolayısıyla BAE’nin OPEC’ten çıkışı, Riyad’ın enerji piyasasındaki belirleyici rolüne doğrudan bir meydan okuma niteliği de taşıyor.
ABD-israil ile eşgüdüm...
BAE’nin OPEC’ten çıkma kararının küresel rekabette saf tutma boyutu da var. Donald Trump ABD’deki ikinci Başkanlık döneminde ABD’nin enerji politikasında daha fazla üretim ve daha düşük fiyat hedefini öne çıkarıyordu. OPEC’in küresel fiyatlar üzerindeki etkisinin kırılması, Trump’ın küresel petrol stratejisinin temel unsurlarından biri. BAE’nin bu kararı, ABD’nin “enerji bolluğu” yaklaşımıyla örtüşürken, karşılığında güvenlik garantilerinin güçlendirilmesi beklentisini de beraberinde getiriyor. İran tehdidinin arttığı bir dönemde bu tür bir örtüşme, ekonomik olduğu kadar askeri bir denge arayışına da işaret ediyor.
Ya OPEC dağılırsa?
Yaşana gelişmeler, OPEC’in tarihsel rolünü de tartışmaya açıyor. 1960’larda Küresel Güney’in Batı karşısında ekonomik denge kurma aracı olarak doğan bu yapı, bugün üyelerinin ulusal çıkarlarının ağır bastığı bir platforma dönüşmüş durumda. ABD’nin kaya petrolü devrimiyle dünyanın en büyük üreticisi haline gelmesi ve Körfez ülkelerinin giderek daha bağımsız politikalar izlemesi, örgütün kolektif gücünü aşındırıyor. BAE’nin ayrılığı, bu sürecin en görünür kırılma anlarından biri olabilir.
BAE’nin ayrılma hamlesi, kendisi çıkarken OPEC ve OPEC+’nın diğer üyelerinin sistem içinde kalacağı varsayımına dayanıyor. Ancak daha fazla kar elde etmek isteyen diğer OPEC üyelerinin de aynı yolu izleme şansı var elbette; Bu gerçekleşirse, petrol fiyatlarında sert bir düşüş de kaçınılmaz olur.
İran savaşı, enerji piyasasında yeni bir kuralı dayatıyor:
Bekleyen değil, en hızlı hareket eden kazanıyor. BAE bu oyunda risk alarak öne çıkan ilk aktör oldu. Ancak bu stratejinin sürdürülebilirliği, diğer üreticilerin nasıl tepki vereceğine bağlı. Eğer bu hamle domino etkisi yaratırsa, mesele yalnızca OPEC’in zayıflamasıyla sınırlı kalmayacak; küresel enerji düzeni köklü bir dönüşüm sürecine girecek.
İran, Hürmüz’de sıkıştı mı?
İran savaşının sona erdirilmesi yolunda Tahran yönetimi beklenen hamlesini yaptı; Uluslararası basına yansıyan haberlere göre Tahran yönetimi arabulucu Pakistan aracılığıyla Washington’a ilettiği önerisinde, Hürmüz Boğazı’nın hemen yeniden açılarak ateşkesin kalıcı hale getirilmesini, nükleer müzakerelerin ise sonraya bırakılmasına ilişkin unsurlar var.
İran’ın nükleer müzakereleri ötelemek, ancak Hürmüz’ü derhal açmayı öneren bu teklifinin altında petrol üretim ve satış kapasitesinde yaşamaya başladığı fiziksel zorlukların payı olduğu yorumları yapılıyor.
Uydu verileri ve açık kaynak analizleri, İran petrolünün Amerikan ablukası nedeniyle sistematik biçimde geri itildiğini ortaya koyuyor. Uzmanlara göre, abluka nedeniyle Hürmüz’den geçirilemeyen petrol İran’ın mevcut depolama kapasitesini aşmaya başlamış durumda.
İran açısından asıl kırılma noktası ise yer altındaki rezervlerde yaşanıyor; Uzman analizleri, İran’ın ana petrol sahalarında basınç desteğinin kaybolması halinde geri dönüşü olmayan hasar riskine dikkat çekiyor . Üretimin yavaşlatılması veya kuyuların kapatılmasının ise, rezerv basıncını düşürerek su ve gaz girişini hızlandıracağı, bunun da kalıcı üretim kaybına yol açabileceği öngörülüyor. Bu sürecin devam etmesinin ilerde İran açısından yüz binlerce varille ölçülebilecek bir günlük üretim kapasitesi kaybı olabileceği hesaplanıyor.
Bu durumu, savaşın geldiği yeni aşama olarak okumak mümkün; ABD/İsrail saldırısının ilk günlerinde Tahran’ın elindeki bir koz olan Hürmüz’ün kapatılması kartı, Amerikan ablukası ile İran açısından artık savunulabilir olmaktan çıkmış görünüyor.
ABD ve İsrail’in yakın müttefiki BAE’nin OPEC’ten çıkma kararını da elbette bu durumla birlikte okumak gerek.
İran savaşının sonucunu, masadaki pazarlıklar kadar, yerin altındaki basınç dengesi de belirleyecek gibi duruyor...
BAE, Hürmüz’e muhtaç değil
BAE’nin OPEC’ten çıkma kararının ardında Suudi Arabistan ve Körfez’deki diğer Arap ülkelerinin elinde pek olmayan bir coğrafi avantaj da yatıyor. Habshan–Fuceyre boru hattı sayesinde petrolünü doğrudan Umman Denizi’ne ulaştırabilen BAE, Hürmüz riskini büyük ölçüde bertaraf edebiliyor. Bu durum, savaş koşullarında “güvenli petrol” kavramını öne çıkarıyor. Yani sadece petrol üretmek değil, o petrolü güvenli ve kesintisiz şekilde piyasaya sunabilmek de BAE açısından rekabet avantajına dönüşüyor. BAE, OPEC dışına çıkarak yalnızca daha fazla üretmeyi değil, aynı zamanda daha güvenilir bir tedarikçi olarak konumlanmayı da hedefliyor.
