Bir tarafta Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan yeni bir bölgesel güç alanı kurmaya çalışırken, diğer tarafta Avrupa Birliği, Yunanistan merkezli güvenlik kurgusu peşine düşmüş durumda.
İran savaşında taraflar Pakistan’da bir barış uzlaşısı ararken, sonuç ne olursa olsun, savaşın kendisi Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de yeni güç dengelerinin kurulmasının önünü açmış görünüyor.
Ortaya çıkan tablo artık klasik bloklaşmaların ötesinde: Bölgesel güçlerin kendi koordinasyon mekanizmalarını kurduğu, Avrupa’nın ise kendi güvenlik mimarisininde Türkiye’yi dışarıda bırakarak yeniden şekillendirmeye çalıştığı iki paralel süreç aynı anda ilerliyor.
Bir tarafta Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan yeni bir bölgesel güç alanı kurmaya çalışırken, diğer tarafta Avrupa Birliği, Yunanistan merkezli güvenlik kurgusu peşine düşmüş durumda.
Bölgesel dörtlü, 10 yıldır işlenen İbrahim Anlaşmaları’nın vizyonunu çökertir mi?
Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan arasında şekillenen koordinasyon hattı -şimdilik- bir askeri ittifak yönüne dönmüş değil; Daha çok kriz yönetimi, diplomatik eşgüdüm ve ortak pozisyon üretme kapasitesi üzerine kurulu bir yönelim gösteriyor.
Pakistan’ın İran ile ABD arasında üstlendiği arabuluculuk rolü de Türkiye ve Suudi Arabistan’ın Ortadoğu politikalarını giderek yakınlaştırmaları da bu yeni yapının diplomatik omurgasını oluşturuyor.
Bu hattın korunup derinleşmesinin en vurucu sonucunun ise ABD-İsrail tarafından yaklaşık 10 yıldır Ortadoğu’da ilmek ilmek işlenen “İbrahim Anlaşmaları vizyonunun” çökertme ihtimali.
İsrail merkezli Yedioth Ahronoth gazetesinin haberine göre Suudi Arabistan, Hürmüz Boğazı’na alternatif bir ticaret yolu kurulmasına ilişkin İsrail önerisini reddetti. İsrail, bu alternatif yolun Hindistan’ı Avrupa’ya bağlayacak olan, bizzat ABD Başkanı Donald Trump’ın da desteklediği IMEC ticaret koridorunun bir parçası olmasını istiyordu.
Küresel anlamda en önemli ticaret yollarından biri olarak kurgulanan IMEC koridoru Türkiye’yi dışlıyordu. Ayrıca koridorun başlangıç noktası Hindistan’la olan husumeti nedeniyle Pakistan da IMEC’ten hazzetmiyordu. Dolayısıyla Suudilerin itirazını Türkiye, Pakistan ve Mısır’la kurulmakta olan koordinasyon çerçevesinde de görmek gerek.
Avrupa’nın hamlesi; Türkiyesiz güvenlik mimarisi
Aynı dönemde Avrupa’da bambaşka bir arayış var. ABD’nin NATO’dan kısmen çekilebileceği endişesi, AB’yi kendi savunma mekanizmalarını güçlendirmeye itti. Bu çerçevede AB, üyelerinden herhangi birinin saldırıya uğraması halinde NATO’nun o ünlü 5. maddesini hatırlatan, diğer üyelerin de yardıma koşması ilkesini tartışmaya açtı.
Aslında AB içinde bu ilke Lizbon Antlaşması içinde mevcut. Ancak çoğu AB ülkesinin aynı zamanda NATO üyesi de olması nedeniyle üzerinde ayrıntılı olarak bugüne kadar pek kafa yorulmuş değildi.
AB üyesi olup, NATO üyesi olmayan Kıbrıs Rum Kesimi, AB dönem başkanlığından da yararlanarak bu ilkeyi güçlendirmenin peşine düşmüş görünüyor.
Nitekim Güney Kıbrıs’ta gerçekleşen gayriresmi AB zirve toplantısında hemen hemen tüm bölge ülkelerinin davet edilip, AB aday üyesi Türkiye’nin “aile fotoğrafında” yer almaması önemli. AB dönem başkanlığını devraldığında Türkiye’yi de zirvelere davet edeceğini açıklayan Rum Lider Christodulidis’in, Türkiye’nin eksikliği kendisine sorulduğunda verdiği cevap ise manidar; Christodulidis, Türkiye’nin “bölgesel gelişmeler” gerekçesiyle davet edilmediğini söyledi.
Buna bir de AB Komisyonu Başkanı Ursulo Von Der Leyen’in bölgesel etki alanlarından bahsederken, AB’nin Rusya ve Çin’in etki alanları dışında Türkiye’nin olası etkisi ile de mücadele etmesi gerektiğine ilişkin cümlelerini eklemek gerek. Christodulides ve Von Der Leyen’in ayrı ayrı ifade ettikleri bu tutum, aslında Avrupa’nın yeni güvenlik mimarisini tartışırken Türkiye’yi “gri alanda” gördüğünü de ortaya koyuyor.
Macron’un “liderlik” arayışı
Fransa’nın görevde son bir senesi kalmış olan Cumhurbaşkanı Macron’un da bu süreçte takındığı tavır önemli; Macron, Doğu Akdeniz ve Hürmüz gibi kritik hatlarda Avrupa’nın daha aktif rol almasını, -mümkünse Fransa liderliğinde- bir “Gönüllüler koalisyonu” modeli oluşturulmasını sağlamaya çalışıyor. Bu çerçevede Türkiye’ye mesafe koyarken eş zamanlı olarak Yunanistan’ı öne çıkarması da tesadüf değil.
Macron’un Rum Kesimi’ndeki zirve toplantısı sırasında Kıbrıs’ın güneyine Fransız askeri konuşlandırılacağını açıklaması da, ardından Yunanistan’a geçerek burada, Ege’de olası bir gerilimde Atina’nın yanında duracağını açık sözlerle vurgulaması Fransa’nın adım adım ortaya koyduğu Türkiye’yi dışlayan stratejisinin de ana hatlarını oluşturuyor.
Türkiye-İngiltere ekseni hareketli
Türkiye’nin buna karşı tavrı ise, kendi isteğiyle AB’yi terk etmiş olan İngiltere ile yeni bir “güç ekseni” kurmak oldu.
Dışişleri Bakanı Bakanı Hakan Fidan’ın geçen haftaki İngiltere seyahati sırasında iki Stratejik Ortaklık Çerçeve Belgesi imzaladı. İngiltere ve Türkiye arasındaki savunma sanayisindeki iş birliğinin hızlanması, terörle ortak mücadelenin derinleştirilmesi gibi unsurlar içeren bu belge sadece ikili ilişkileri değil, Avrupa güvenlik mimarisinin geleceğini de ilgilendiriyor.
İngiltere-Türkiye ekseni, klasik AB güvenlik yapısının dışında, daha esnek ve operasyonel bir işbirliği modeli sunuyor. Türkiye aynı zamanda “güçlü olduğu” alan, yani NATO üyeliği üzerinden de, kendisini dışlamaya çalışan güçlere karşı pozisyon alıyor;
ABD’de Başkan Trump ve ekibi ile kurulan işbirliği ortamı, NATO zirvesinin Temmuz ayında Türkiye’de yapılacak olması, bu çerçevede NATO Genel Sekreteri Rutte’nin ziyareti, Ankara’nın savunma alanında “ben de varım” demesinin önünü açan unsurlar. Nitekim, Rutte de Ankara’da yaptığı açıklamada NATO Savunma Sanayi Forumunun Ankara’da NATO zirvesiyle eşzamanlı olarak gerçekleştirileceğini, bu forumun İttifak tarihindeki en kapsamlı savunma sanayi toplantısı olacağını vurguladı.
Sadece son birkaç gün içinde gerçekleşen bu gelişmeler şunu gösteriyor;
Türkiye bir yandan yeni bölgesel güç merkezinin kurucu aktörlerinden biri olurken, diğer yandan Avrupa’nın çizdiği güvenlik haritasının dışında bırakılıyor.
Bu durum, tek kutuptan çok kutuplu küresel düzene geçişin, yani yeni dönemin gerçeği; Ankara artık sadece “Batı’nın parçası” ya da “Doğu’nun aktörü” değil. Kendi eksenini kurmaya çalışan, ama bunun bedeli olarak bazı masalardan dışlanan bir güç.
Peki Türkiye kendi eksenini kurmakta başarılı olabilir mi?
Bu, sadece dış gelişmelere değil, Türkiye’nin kendi iç siyasi uzlaşması kurmasına da bağlı.
Hukuk devletinin herkese eşit mesafede durduğu, herhangi bir kesimi, siyasi kanadı “kayırmadığı” hissiyatı tüm Türk vatandaşlarına verilemezse, iç dengenin kurulması zor. Bunun yolu da siyasette normalleşmeden, demokratik kurumların güçlendirilip, yargı üzerindeki siyaset gölgesinin kaldırılmasından geçiyor.
