Amerikalı Büyükelçi, Washington’ın Ortadoğu’da yönetim sistemi için tercihlerinin “merhametli monarşiler” ya da benzeri güçlü liderlik yapıları olduğunu vurgularken, demokrasi ve insan hakları ekseninde dönüştürülmeye çalışılan ülkelerin ise “başarısızlık öyküleri” olarak kaldıklarını söyledi.
ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın Antalya Diplomasi Forumu’ndaki açıklamaları, ABD’nin Ortadoğu’ya bakışını net şekilde ortaya koydu. Daha önceleri en azından söylemde demokrasiden yana durduğunu iddia eden ABD yönetimi, artık retorikte bile Ortadoğu’da demokrasi görmek istemediğini açığa vurdu.
Barrack Antalya Diplomasi Forumu’ndaki konuşmasında Ortadoğu’da “işleyen” yönetim modellerinin demokratik sistemler değil, gücün merkezileştiği, karar alma süreçlerinin hız ve kontrol üzerinden şekillendiği rejimler olduğunu açıkça dile getirdi. Amerikalı Büyükelçi, Washington’ın Ortadoğu’da yönetim sistemi için tercihlerinin “merhametli monarşiler” ya da benzeri güçlü liderlik yapıları olduğunu vurgularken, demokrasi ve insan hakları ekseninde dönüştürülmeye çalışılan ülkelerin ise “başarısızlık öyküleri” olarak kaldıklarını söyledi.
Bu yaklaşım, ABD’nin uzun yıllardır savunduğu -ancak Ortadoğu’ya yönelik askeri ve siyasi müdahalelerinde fiilen hiç dikkate almadığı- demokrasi vurgusunun geri plana itildiğini gösteriyor.
Barrack’ın çizdiği tabloda esas belirleyici olan, yönetimlerin niteliği değil, ürettikleri sonuçlar; Yani bir rejimin demokratik olup olmamasından çok, ABD politikaları açısından düzeni sağlayıp sağlamadığı, öngörülebilir davranıp davranmadığı ve Washington’ın stratejik öncelikleriyle ne ölçüde uyumlu olduğu önem kazanıyor.
Barrack’ın sözleri, ABD’nin artık Ortadoğu’daki ülkelerin seçim süreçlerini, kamuoyu baskısı ve siyasi rekabet gibi demokratik unsurları, “istikrarı zedeleyen ve belirsizlik üreten faktörler” olarak gördüğünü ortaya koyuyor.
Değerlerden vazgeçip, pazarlığa geçmek...
Amerikalı Büyükelçi’nin konuşmasının devamında ifade ettiği, diplomasiyi “pay-to-play”, yani çıkarlar açısından “al-ver” sürecine indirgemesi de önemli. Barrack’ın uluslararası plandaki çok taraflı yapılar yerine, ülkeler arasında ikili düzeydeki bu al-ver ilişkisine atıf yapması, ABD’nin izlediği dış politikanın - en azından Ortadoğu’da- yalnızca yönetim modelleriyle sınırlı olmadığını gösteriyor. ABD’nin yeni bakışına göre artık ilişkiler, ortak değerlerden çok, karşılıklı çıkarlar üzerinden tanımlanıyor. Ülkeler, demokratik standartlarına göre değil, ABD çıkarlarına ne kadar “uyumlu” davranabildiklerine, yani güvenlikten ekonomiye uzanan başlıklarda ne kadar işbirliği sunabildiklerine göre değerlendiriliyor.
Türkiye’nin Ortadoğu denkleminde artan rolü
Barrack’ın çizdiği bu çerçeve, Türkiye açısından hem iç, hem de dış politikadaki mevcut ve olası yeni yönelimler hakkında da ipuçları içermekte;
Dış politikada Suriye’de kurulan, gücü tek adamın eline bırakan El Şara yönetimine Türkiye’nin verdiği açık ve büyük destek ilk ipucu.
İkinci ipucu ise, Cumhur İttifakı’nın küçük ortağı MHP’nin başlattığı, AK Parti hükümetinin de destek verdiği, PKK terör örgütü elebaşı Öcalan’ı merkeze alan “terörsüz Türkiye” süreci;
Suriye’de Şara’nın elini güçlendiren unsur, Fırat’ın kuzeydoğusunu kontrol eden PKK uzantısı oluşumla, Suriye Demokratik Güçleri ile yaptığı anlaşma olmuştu. Ancak Ankara tarafından “terörsüz Türkiye” sürecinin başlatılmadığı bir ortamda, Şara’nın da PKK uzantıları ile masaya oturması zor olurdu. ABD’nin de yardımıyla bu sağlandı. Sonuçta Şara, Suriye’nin “tek hakim gücü” haline getirildi.
Türkiye-Mısır-Suudi Arabistan Pakistan birlikteliği
Antalya diplomasi forumunda dikkat çeken tek unsur ABD Büyükelçisi Barrack’ın konuşması değildi; Forum aynı zamanda Suudi Arabistan, Türkiye, Pakistan ve Mısır’ın dörtlü toplantısına da ev sahipliği yaptı.
AK Parti hükümeti yakın zamana kadar Kaşıkcı cinayeti üzerinden Suudi Arabistan’ın fiili lideri Veliaht Prens Muhammed Bin Salman ile, Mısır’da ise Müslüman Kardeşler rejimine son veren Cumhurbaşkanı Sisi ile gerginlik yaşıyordu. Ankara’nın Kahire ve Riyad ile “barışması”, ABD’nin Ortadoğu’daki müttefikleri arasında sadece ekonomik değil, siyasi ve savunma iş birliğinin de önünü açmış görünüyor.
Sırada ise İsrail var gibi. Nitekim ABD Büyükelçisi’nin aynı konuşmada Türkiye-İsrail arasındaki ilişkiler konusunda sarfettiği sözler buna işaret ediyor;
Cumhurbaşkanı Erdoğan ile İsrail Başbakanı Netanyahu’nun karşılıklı sert söylemlerine atıf yapan Barrack, “İkisi arasındaki söylemler sadece söylemden ibaret” dedi ve ekledi; ‘‘İsrail ile Türkiye’nin, İsrail ile BAE’nin, İsrail ile Suudi Arabistan’ın ittifak kurması mümkün olabilir.”
Belli ki ABD şimdiden Ortadoğu için “yol haritasını” oluşturmuş bile.
Türkiye’nin “Batı cephesine” yerleşmesi
ABD’deki bu yeni yaklaşım ve AK Parti hükümetinin buna verdiği karşılıklar çerçevesinde, Türkiye hakkında “eksen kayması” tartışmaları da nihayete ermiş görünüyor. Türkiye giderek ABD-İsrail politikalarına yaklaşıp, Batı cephesindeki yerini “sağlamlaştıran” adımlar atıyor. Temmuzda yapılacak NATO zirvesi, NATO’nun Türkiye’de açacağı yeni komutanlık bunun en belirgin işaretleri.
ABD yönetimi “demokrasi bizim için önemli değil” mesajını açık açık verirken, bir dönem demokratik değerlerin “şampiyonlarından” Avrupa Birliği ise, Türkiye söz konusu olduğunda Washington’un mevcut yaklaşımından pek farklı davranmıyor. Trump’ın ABD’yi adım adım NATO’dan uzaklaştıran tavrı, Avrupalılar’ı kendi savunmalarını üstlenmeye zorluyor. Brüksel’de bulunan “formül” ise pek karmaşık değil; Savunma meselesinin konvansiyonel yükünü olabildiğince Türkiye’ye yıkmak, buna karşılık da ülkedeki hukukun üstünlüğü ya da demokrasideki gerilemeyi “görmezden gelmek”.
İstanbul Boğazı’nda kurulacak olan, Fransa ve İngiltere’nin komutasındaki Ukrayna deniz gücü komutanlığı da, eğer Ukrayna’da bir barış olursa “uluslararası barış gücünde” Mehmetçiğin yer alacağının konuşulması da, Avrupalılar’daki bu yönelimin işaretleri.
NATO zirvesinin Temmuz ayında Türkiye’de yapılacak olması, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a kendilerini “demokratik dünya” olarak tanımlayan ülkeleri de bizzat ağırlama fırsatı verecek. Bu da adeta, Amerikan Büyükelçisi Barrack’ın daha önceki konuşmalarında dile getirdiği ve çokca tartışılan “Erdoğan’ın meşruiyete ihtiyacı vardı. Biz de onu verdik” mesajının somuta indirgenmesi gibi.
Rusya’dan kritik adım
Ancak Ankara Batı cephesine iyiden iyiye yaklaşırken, bir dönem “onlara mı katılacak” denilen diğer cepheyi kızdırıyor. Rusya Savunma Bakanlığı, Ukrayna’ya kritik bileşen sağlayan ülkeleri ve savunma sanayii devlerini doğrudan “meşru hedef” listesine aldı. Bakanlık, Türkiye’den de iki şirketi, üstelik açık adreslerini bile yayınlayarak, Ukrayna’nın İHA üretim kapasitesine doğrudan destek vermekle suçladı. Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dmitriy Medvedev de, listenin bir uyarı değil, Rus ordusu için bir “potansiyel imha listesi” olduğunu duyurdu.
Rusya Savunma Bakanlığı’nın kritik adımı, sadece Türkiye ile sınırlı değil; Almanya, İtalya, Çekya, İspanya ve İsrail merkezli teknoloji şirketleri de Ukrayna bağlantıları nedeniyle hedef gösterildi. sanayii tedarik zincirine yönelik açık bir savaş ilanı niteliği taşıyor.
İran da pek memnun değil Ankara’nın yeni yöneliminden; Dışişleri Bakanı Fidan’ın Riyad’da geçen ay düzenlenen toplantıda Arap ülkeleriyle birlikte, ABD ve İsrail saldırganlığına hiç değinmeden, sadece İran’ı kınayan uluslararası bildiriye imza atmış olmasının, Tahran’da altı çizilerek not edilmiş olduğunu tahmin etmek güç değil.
İç politikada ne olur?
Barrack’ın “Ortadoğu’ya demokratik yönetim sistemleri uygun değil” deyip, “Anayasal monarşiyi” dillendirmesi, Türkiye’de çok tartışılan iç politik gelişmelerle de uyumlu gibiç.
ABD’li Büyükelçi’nin sözleri, Türkiye’de son dönemde giderek daha fazla dile getirilen “Erdoğan sonrası” tartışmalarıyla da kesişiyor.
Erdoğan’ın gelecek seçimlerde yeniden aday olup olmayacağı hala tartışmalı. Erdoğan sonrasında iktidarın nasıl şekilleneceğine dair senaryolar arasında, aile içinden bir geçiş ihtimali -özellikle Bilal Erdoğan üzerinden yürüyen tartışmalar- zaman zaman kamuoyuna da yansıyor. Bu tür iddialar henüz somut bir siyasi programa dönüşmüş değil; Ancak Barrack’ın sözleriyle uluslararası düzeyde “meşrulaştırılan” güçlü liderlik ve süreklilik vurgusu, bu senaryoların tartışılma zeminini de genişletiyor.
Kasım’da ABD’de yapılacak ara seçimler, sadece Amerikan vatandaşlarının hayatlarını değil, Ortadoğu’nun geleceğini de çok yakından etkilemeye aday gibi duruyor...
