Rakip ülkelerin yük taşıyan gemilerini “yaptırım listesine” dahil edip, seferlerine kısıt getirmek, pek çok ülke tarafından kullanılan bir yöntem haline geldi. Buna karşılık “yaptırıma uğrayan” devletler de çözüm olarak, sık sık bayrak değiştiren, şeffaf olmayan mülkiyet yapısına sahip yaşlı tankerlerden oluşan “gölge filo” oluşturma çabasına girdi.
İran ve Ukrayna savaşlarının kümülatif etkisi küresel deniz ticaretine oldu; Bir yandan daha önce serbest geçişin mümkün olduğu kritik boğazlardan “paralı geçiş” sisteminin önü açılırken, diğer yandan yaptırım ve hatta tankerlere el koyma (boarding) giderek daha “meşru” hale gelmekte. Birbiriyle sorunu olan ülkelerin meselelerini deniz ticaretindeki yük gemileri ve tankerler üzerinden çözme eğilimi hızlandı. Yüzyılların geçerli kuralı, Seyrüsefer serbestisi giderek yok oluyor.
İran savaşı Hürmüz Boğazı’nın tıkanmasına, geçişlerin paralı hale gelmesiyle deniz ticaretinin tam anlamıyla sekteye uğramasına yol açıyor. ABD ve İsrail’in saldırısı altındaki İran, Hürmüz Boğazı geçişlerini “pazarlık unsuru” olarak kullanıyor. Avrupa ülkeleri İran meselesinde ABD cephesinden koptukça, kendi bayraklarını taşıyan tankerler için Hürmüz Boğazı’ndan “serbest geçiş imkanı” elde ediyorlar. İspanya ilkti, şimdilerde Fransız tankerlerine de serbest geçiş olasılığının önünü açtı Tahran yönetimi.
İngiltere’nin tankerlere “el koyma” hamlesi
Ukrayna savaşı ise şimdilerde İngiltere’nin kendi sularından geçen ve Rus ham petrolü taşıyan tankerlere “boarding-el koyma” yetkisini vermesiyle gündemde.
Ve elbette bir de “yaptırım” meselesi var;
Ülkeler ayrıca sorun yaşadıkları rakiplerine zarar vermek için bolca “yaptırım” silahına da başvuruyor bugünlerde. Yük taşıyan gemileri “yaptırım listesine” dahil edip, seferlerine kısıt getirmek, pek çok ülke tarafından kullanılan bir yöntem haline geldi.
Korsanlık; ancak bu kez yapan ulus devletler
Yüzyıllarca deniz taşımacılığının korkulu rüyası olan korsanlık, yük gemileri ve tankerler açısından yaptırım, el koyma ya da serbest geçişi bir şekilde kısıtlama yöntemleriyle artık deniz çeteleri tarafından değil, ulus devletler tarafından yapılır hale geldi.
Buna karşılık “yaptırıma uğrayan” devletler de çözüm olarak, sık sık bayrak değiştiren, şeffaf olmayan mülkiyet yapısına sahip yaşlı tankerlerden oluşan “gölge filo” oluşturma çabasına girdi; “Yaptırım koyma korsanlığına” karşı, “yaptırım delme korsanlığı” baş gösterdi. Üstelik tümü de bizzat uluslararası meşruiyete sahip ulus devletler tarafından yapılmakta artık.
Bundan en çok zarar gören sektör ise -şimdilik- sigortacılık; Küresel deniz ticaretinin “ulus devletlerin korsanlığından” ne kadar zarar göreceği, bunun küresel mal akışına etkisi yakın geleceğin en büyük tartışma konusu olmaya aday.
BM’nin giderek etkisizleşmesi
Elbette deniz ticaretini yaklaşık 40 yıldır düzenleyen BM Deniz Hukuku Sözleşmesi de (UNCLOS) bu yeni “korsanlıktan” nasibini almaya başladı; 1982 tarihli UNCLOS’un karara bağladığı zararsız geçiş hakkı, transit geçiş hakkı gibi düzenlemelerin hepsi artık tartışılıyor. BM etkisini yitirdikçe, denizlerde de devletlerin başrol oynadığı “korsanlık” giderek güç kazanıyor.
BM çatısı altında deniz taşımacılığını örgütleyen IMO’nun (Uluslararası Denizcilik Örgütü) küresel etkisi silikleşirken, “gücü gücüne yeten” devri, küresel ticaretin önündeki en büyük sıkıntılardan biri belirginleşmekte.
Karadeniz’de Ukrayna sıkıntısı
Ulusların giriştiği “deniz korsanlığının” örnekleri, dünyanın sayılı istikrarlı denizlerinden olan Karadeniz’de de ortaya çıkmaya başladı. Özellikle Türk yük gemisi ya da tankerlerinin hedef alınmaya başlamış olması, Ankara’nın izlemeye çalıştığı “arabuluculuk” çabalarını da sekteye uğratacak seviyeye geldi.
Ukrayna Lideri Zelensky’nin apar topar bu hafta Türkiye’ye gelip, bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşmesinin nedenlerinden biri bu “deniz korsanlığının” sona erdirilmesi.
İkinci mesele ise, yine Ukrayna’nın Rusya ile Türkiye arasındaki Karadeniz’den geçen enerji boru hatlarına sabotaj düzenleyeceğine ilişkin haberlerin sıklaşması. Belli ki Ankara, kendisini çok sıkıntıya düşürebilecek bu gelişmelere karşı “pro-aktif” bir yaklaşıma girmeye çalışıyor.
Ancak bir yandan Zelensky uyarılırken, diğer yandan İstanbul Boğazı’nda Fransa ve İngiltere komutasında Ukrayna Çokuluslu gücü komutanlığı kurulmasına ilişkin adımın aynı döneme denk gelmesi, adeta Ankara’nın “arabuluculuk” ya da “tarafsızlık” çabalarında “kendi ayağına sıktığı kurşun” gibi.
Rusya’dan Montrö uyarısı
Rusya’dan gelen Montrö uyarısı da doğrudan bununla bağlantılı; Rusya’nın Ankara Büyükelçiliği’nin sosyal medya hesaplarından paylaşılan şu mesaj çok anlamlı;
“Rusya, Montrö Sözleşmesi’ne büyük önem vererek uluslararası ilişkilerde yer alan tüm taraflarca uygulanmasını kararlılıkla desteklemektedir. Sözleşmenin, özellikle Akdeniz ve Orta Doğu’daki son olaylardan dolayı meydana gelen dramatik dönemde, tüm ülke ve devletlerin çıkarlarına hizmet ettiğine inanıyoruz. Bu bağlamda, Türkiye’nin dengeli ve sorumlu tutumunu takdirle karşılıyoruz...”
Tersten okursanız, “eğer Türkiye dengeli ve sorumlu davranmazsa, biz de sıkıntı çıkarırız” diye okumak mümkün bu diplomatik mesajı.
Nitekim Emekli Büyükelçi Süha Umar’ın Cumhuriyet gazetesindeki yazısında, kurulacak komutanlığın yaratabileceği tehlike için Türk tarihindeki en tartışmalı meselelerden olan “Göben-Breslau” örneğini kullanarak ortaya koyması çarpıcı; “Fransa-İngiltere komutasındaki Ukrayna Çokuluslu Gücü, -Göben ve Breslau örneğinden hareketle, tek bir füze ateşleyerek Türkiye’yi Rusya ile savaşa sokma olasılığı bir yanaTürkiye Cumhuriyeti’nin, ülkesinin tümü üzerindeki egemenlik hakkını ve yetkisini tartışılmaz kılan, Türkiye’nin Ukrayna savaşının dışında kalmasını sağlayan Montrö Sözleşmesi’nin sonu demektir.”
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Rusya Lideri Putin’i geçen hafta telefonla arayarak doğrudan temas kurmasının altında Moskova’yı yatıştırmak, çeşitli güvenceler vermek isteğinin yattığını tahmin etmek yanlış olmaz.
Tabi bir de ABD Başkanı Donald Trump’ın ağzından çıkan, “Türkiye bize son derece destekleyici oldu. Bence Türkiye şahaneydi, harikaydı. Onlar istediğimiz şeylerin dışında kaldılar” cümlelerinin tam olarak ne anlama geldiği bir muamma.
Öyle bir muamma ki, sadece bizlerin değil, çocuklarımız ve torunlarımızın geleceği de tehlikede olabilir...
Denizlerde kaos Türkiye’nin kapısında
Türkiye’nin deniz yollarında giderek artan düzensizleşmeden etkilenmemesi kaçınılmaz elbette. Sosyal medyada daha şimdiden Yunanistan’ın tüm Ege Denizi’nde, Türkiye’nin kuzeyden güneye, doğudan batıya kayık bile geçiremeyeceğini gösteren haritalar birbiri ardına patlak vermeye başladı. Yunanistan’daki milliyetçi kesimler belli ki Ege Adaları’nın karasuları ve kıta sahanlığına sahip olduğu iddiasını bu kez de sosyal medya üzerinden propaganda malzemesi yaparak, bir yerlere varmaya çalışıyorlar. Ankara açısından dikkatli olma zamanı.
Doğu Akdeniz’de ise Kıbrıs meselesi de hiç olmadığı kadar karışık; Daha önce Ada’daki Türk ve Rum Kesimleri ile, garantör devletler Yunanistan, Türkiye ve İngiltere’nin “söz sahibi” kabul edildiği Kıbrıs meselesi, şimdilerde iyiden iyiye “küresel mesele” haline gelmekte; Rum Kesimi’nin savunma anlaşmaları yaptığı İsrail, ABD, Fransa Ada’ya askeri olarak yerleşirken, doğalgaz arama anlaşmalarına imza atan bazı Arap ülkeleri de ekonomik olarak meseleye dahil olmaya başladı. Ne kadar çok taraf olursa, o kadar zor çözüm olacağı açık Kıbrıs’ta.
