Masadan bir anlaşma çıkmaması, ABD Başkanı Donald Trump’ın ateşkes ilan edilmeden sadece saatler önce sarf ettiği “bu gece bir medeniyet ölebilir” cümlesinin gerçeğe dönüşebileceği, sert askeri senaryoları yeniden gündeme taşıyabilir. Böyle bir olasılık sadece İran için değil, tüm bölge için insani ve ekonomik yıkım anlamına gelir.
ABD ile İran arasında sağlanan ateşkes, Ortadoğu’da askeri tırmanışı büyük ölçüde durdurdu. Ancak Pakistan’da iki ülke arasında başlayan kalıcı barış amaçlı yüksek düzeyli diplomatik sürecin önü hâlâ aşılması güç engellerle dolu.
Engeller arasında İsrail’in ateşkese gönülsüz yaklaşıp, Lübnan’da operasyonları sürdürmesi de var; ABD’nin Pakistan’a gönderdiği müzakere heyeti içinde çözümün nasıl olacağına ilişkin ciddi görüş farklılıkları da. Nitekim, Pakistan’daki görüşmelerin ilk turu sonuçsuz bitti.
ABD heyetine başkanlık eden Başkan Yardımcısı JD Vance, masayı bırakıp ülkesine dönmeden önce yaptığı açıklamada bir uzlaşmaya varılmamasından dolayı “İran’ın kaybedeceklerinin ABD’den fazla olduğunu” söyledi.
Vance’ın görüşmelerden bu kadar erken ayrılmasının bir müzakere blöfü mü, yoksa ciddi mi olduğu henüz belli değil. İran heyetinden kaynaklar, “Zaten tek bir görüşmede barış olmayacağını herkes biliyordu” diyerek, müzakerelerin süreceğini ima etseler de, hiçbir şey belli değil.
ABD heyetindeki görüş farklılıkları
Pakistan’daki görüşmelerin başarısız olma ihtimalini zaten ABD heyetinin yapısına bakıldığında görmek mümkündü; Vance’in başkanlığındaki heyette Trump’ın uluslararası tüm sorunlarda “başmüzakereci” gibi kullandığı Steve Witkoff ile damadı Jared Kushner de yer aldı. Ancak Amerikan heyetindeki isimlerin “barış nasıl olmalı?” konusundaki farklı yaklaşımları, müzakerelerin en kritik kırılganlıklarından birini de oluşturuyordu. Jared Kushner, İran’ın sivil nükleer zenginleştirme faaliyetlerinin sıkı denetim altında sürdürmesine izin veren bir çerçeveyi tercih ediyor, bu yaklaşım İran’a nükleer programında kontrollü bir kapasite sağlanarak uzlaşmayı hedefliyordu.
Diğer tarafta ise Amerikan heyet başkanı olan JD Vance, İran’ın nükleer programı konusunda “sıfır zenginleştirme” çizgisini savunuyordu. Bu durum da Tahran açısından Pakistan’daki müzakere masasında sabit bir muhatap yerine değişken bir Amerikan pozisyonu anlamına geliyordu.
İran’dan da yine üst düzey, geniş ve tam anlamıyla yetkilendirilmiş bir heyet Pakistan’a gelmiş durumdaydı. İran heyetinin yapısı, Tahran’ın masaya bir çöküş pozisyonuyla değil, devletin tüm katmanlarıyla ayakta olduğunu gösterir şekilde oturduğunu ortaya koyuyordu. Heyet, ABD ve İsrail saldırılarında öldürülen dini lidere, üst düzey komutan ve bürokratlara rağmen, Molla rejiminin bir “sistem” olarak ayakta kaldığının canlı kanıtı gibiydi.
En kritik sıkıntı; İsrail’in ateşkese soğuk durması
Barış masasının kırılganlığı yalnızca heyetler içindeki diplomatik yaklaşım farklılıklardan kaynaklanmıyordu; bölgesel gelişmelerin de süreci doğrudan etkilediği bir gerçek.
İsrail’in Lübnan’da sürdürdüğü askeri operasyonlar, ateşkesin en önemli dış baskı faktörlerinden biri haline gelmiş durumda. Bu saldırılar, özellikle Hizbullah hattı üzerinden İran ile İsrail arasındaki vekâlet gerilimini yeniden tetikleme riski taşıyor.
Müzakere süreci devam eder mi?
Pakistan’da, çok hassas dengeler üzerinde kurulmuş müzakere masasının devam edip etmeyeceği, eğer görüşmeler sürerse sonucunda ne çıkabileceği hâlâ en büyük soru işareti olmayı sürdürüyor.
Masadan bir anlaşma çıkmaması, ABD Başkanı Donald Trump’ın ateşkes ilan edilmeden sadece saatler önce sarf ettiği “bu gece bir medeniyet ölebilir” cümlesinin gerçeğe dönüşebileceği, sert askeri senaryoları yeniden gündeme taşıyabilir. Böyle bir olasılık sadece İran için değil, tüm bölge için insani ve ekonomik yıkım anlamına gelir. Nitekim, Vance’in Pakistan’daki müzakere süreci daha 24 saatini doldurmadan ülkesine dönmesi, bu ihtimalin artık daha yakın olduğunu gösteriyor.
Ancak hala her şey bitmiş değil; Pakistan’ın arabulucuğunda yeni gelişmeler olabilir ve bir uzlaşma çıkabilir. Ancak bu uzlaşmanın mahiyetinin ne olacağı önemli;
İran masaya;
- Hürmüz Boğazı’nın savaş öncesi statüsünü değiştirip, geçişleri- bir şekilde- paralı hale getirmek;
- Nükleer zenginleştirme programına özgürce devam edebilmek;
- Dünyanın çeşitli kesimlerinde çeşitli bahanelerle dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılması;
- Tüm yaptırımların kaldırılması ve savaş tazminatı verilmesi gibi şartlarla oturuyor.
Tahran’ın ortaya koyduğu bu şartlardan biri ya da birkaçı, tamamen ya da kısmen kabul edilirse, yaşanan tüm ekonomik yıkıntıya rağmen Molla rejimi -en azından kısa vade- yaşamaya devam eder.
İsrail’in tavrı kritik olacak
Ancak resmen masada olmayan, ancak İran’a karşı savaşta yer alan- hatta savaşı başlatan- İsrail’in tavrı da önemli. İsrail’in mevcut yönetimi, yaralı da olsa İran’da Molla rejiminin yaşamaya devam etmesini kabullenir mi, yoksa bir bahaneyle savaşı yeniden başlatıp rejimi değiştirene kadar savaşı devam ettirir mi? Bunu şimdiden tahmin etmek mümkün değil. İşaretler, savaşın devamını isteyen İsrail’deki Netanyahu rejiminin- şimdilik- galip geldiğini ortaya koyar nitelikte. Ancak aralarında Türkiye’nin de olduğu bölge ülkeleri de Avrupalılar da hatta Çin ve Rusya bile hızlıca barış istiyor İran meselesinde. Bu birbirine hiç benzemeyen, çıkarları da pek uyuşmayan “barış koalisyonunun”, Başkan Trump nezdinde İsrail’i dengeleyip dengeleyemeyeceğini zaman gösterecek.
Ancak kötü haber şu ki, İran ile ABD arasında bir uzlaşma olsa ve İsrail’in de bir şekilde “ikna edilip”, Molla rejimiyle yaşamaya devam etmeyi kabullenmesi halinde bile istikrar “garanti” değil bölgede;
“Zafer” de ilan etse, Molla rejiminin savaşın yıkımı nedeniyle İran’da ortaya çıkacak ek ekonomik kırılganlıklar, sosyal gerilimler ve iç baskılarla mücadele etmesi gerekecek. İran’da yaşanan savrulmaların kelebek etkisiyle, tüm bölgeyi yeniden yangın yerine çevirmesi olasılıklar arasında.
İran’ın olası bir uzlaşıdan elde edebileceği -küçüklü/büyüklü- kazanımları bir kaldıraç gibi kullanarak, hızlı bir toparlanma sürecine girmesi, Molla rejiminin daha da güçlenmesi de bir olasılık. Bu durumda ise Molla rejimi kendisini “savaştan güçlenerek çıkan aktör” olarak konumlandırıp, bölgesel vekil ağlarını yeniden aktive etme, füze kapasitesini savaş tecrübesiyle geliştirme peşine düşebilir. Bu senaryo da yine tüm bölge farklı bir “yangın yeri” olasılığını tetikler.
Petrol akışından dijital egemenliğe; küresel ayrışma
Pakistan’da kurulan barış masasının sonucu ne olursa olsun, İran savaşı daha şimdiden o bildiğimiz dünyayı değiştirmeye başladı bile. Savaş nedeniyle Kuveyt petrol ihracatını yüzde 75 oranında, Katar petrol ve doğalgaz ihracatını yüzde 70 oranında, Irak yüzde 82, Suudi Arabistan yüzde 34, Birleşik Arap Emirlikleri ise yüzde 26 oranında azalttı. Bölgede ihracatını artıran tek ülke, İran ile ABD arasında arabuluculuğa soyunan, bu nedenle İran’ın füze saldırısı düzenlemediği Umman oldu.
Bir başka kritik değişiklik ise, Batı cephesindeki ülkelerin, hem ekonomik hem de teknolojik olarak ABD’den olabildiğince uzaklaşma trendi. Bu trendin öncülüğünü ise Fransa yapıyor. Fransa’da tüm bakanlıklar ve hükümete bağlı kurumlar Amerikan merkezli bilgisayar işletim sistemlerini terk ederek, ya bizzat kendilerinin ya da AB’nin ürettiği sistemlere geçiyorlar. Avrupa’da siyaseten ABD’den kopuş sürecindeki kritik eşik ise Macaristan seçimleri; Viktor Orban’ın 16 yıldır oturduğu Başbakanlık koltuğundan kalkıp kalkmaması, bu kopuşun gidişatını etkileyecek.
Müzakereden çıkacak sonuç güvenliğin geleceğini belirleyecek
İran meselesinde çatışmalar yeniden başlamasa bile, masadan herkesi tatmin edecek bir sonuç çıkması neredeyse imkansız gibi. Durum tüm bölge açısından çok ciddi bir stratejik sıkışmayı gösteriyor. Dolayısıyla İran-ABD müzakere sürecine sadece “diplomatik pazarlık” olarak bakmak mümkün değil. Çıkabilecek her sonuç, Ortadoğu güvenlik mimarisinde gelecek yılların nasıl şekilleneceğini belirleyecek.
