İran’ın zayıflaması, Çin’in Orta Doğu’daki en önemli “denge bozucu” aktörlerinden birini kaybetmesi anlamına geliyor. Bu nedenle İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin savaş sonrası Pekin’e gitmesini sıradan bir diplomatik temas değil, Çin’in bölgedeki pozisyonunu koruma çabasının göstergesi olarak okumak mümkün.
Washington yönetiminin İran’a karşı Şubat ayında başlayan “Epic Fury” harekâtının resmen sona erdiğini açıklaması önemli. ABD bu açıklamayla, Trump’ın savaşın ilk günlerinde ortaya koyduğu hedeflerin hiçbirine ulaşmadan operasyonu bitirdiğini ilan etmiş oldu.
İlk bakışta görünüm şu:
Trump’ın vaatlerinin aksine, İran’da rejim değişikliği olmadı; Tahran’ın nükleer programı tamamen ortadan kaldırılamadı ve füze kapasitesi de tümüyle yok edilemedi. Hatta savaşın sonunda Washington’ın çözmeye çalıştığı temel mesele -savaş öncesinde hiç olmayan- Hürmüz Boğazı krizi haline geldi. ABD Başkanı Trump’ın mensubu olduğu Cumhuriyetçi Parti, kasımda yapılacak kongre seçimleri öncesinde iç politikada iyice zora girdi. Kasımda Cumhuriyetçiler’in hem senatoyu, hem de Temsilciler Meclisi’ni Demokratlar’a kaybetmeleri an meselesi.
Ancak devletlerin stratejik aklı ile hükümetlerin siyasi ömrü aynı şey değil. Günlük siyasette liderler yıpranırken, devletler uzun vadeli jeopolitik hedeflerinde önemli kazanımlar elde edebiliyorlar. İran savaşı tam da bu nedenle yalnızca Trump’ın siyasi performansı üzerinden değil, ABD’nin uzun vadeli küresel stratejisi açısından okunmalı.
Çin’in dış politika planlarını, on yıllar hatta yüzyıllar üzerinden yaptığı sık sık anlatılır. Oysa benzer biçimde ABD’nin de bazı stratejik yönelimleri başkanların ömrünü aşan süreklilik taşıdığı ortada. İran savaşı sonrasında ortaya çıkan tablo, Washington’ın kısa vadeli askeri tartışmaların ötesinde bölgesel dengeyi kendi lehine yeniden şekillendirdiğine işaret ediyor.
Dolar, kriz anında yine “güvenli liman” oldu
İran’ın Hürmüz Boğazı’nı bir baskı aracına dönüştürmeye çalışması, yalnızca enerji piyasalarını değil küresel finans mimarisini de etkiledi. Kriz boyunca Amerikan Merkez Bankası’nın swap hatlarına yönelik talebin artması, “Kral Dolar” düzeninin hâlâ sarsılmadığını gösterdi.
Kriz anlarında ülkeler alternatif para sistemlerine değil, yine dolar likiditesine yöneldi. Bu durum ABD’nin yalnızca askeri değil, aynı zamanda parasal güç bakımından da küresel sistemin merkezinde kalmayı sürdürdüğünü ortaya koydu.
İran’ın en büyük stratejik hatası da tam olarak burada yatıyor. Tahran yönetimi, Hürmüz üzerinden jeopolitik baskı kurmaya çalışırken, dünya ekonomisinin hangi güç merkezine bağımlı olduğunu yeniden görünür hale getirdi. Çin’in hem enerji güvenliği, hem de üretim kapasitesi ile, Asya ekonomilerinin deniz ticaret yollarına bağımlılığı bir kez daha açığa çıktı.
ABD, Trump’ın ilk iki senesinde Panama Kanalı’nın tek hakimi haline geldi, Venezuela’da yönetim değiştirip Çin’e giden Venezuela petrolünün kontrolünü ABD’ye geçirdi. Şimdi de Hürmüz’e abluka ile yine Çin’in petrol tedarikine yeni bir sınır koydu.
Pekin için asıl tehlike İran’ı kaybetmek
Bu açıdan bakınca, İran savaşının en dikkat çekici sonuçlarından biri de Çin açısından ortaya çıkan stratejik sonuçlar;
İran, Pekin için yalnızca ucuz petrol sağlayan bir ülke değildi; aynı zamanda ABD karşıtı bölgesel dengeyi besleyen, yaptırımlara rağmen ayakta kalabilen ve Batı merkezli sisteme alternatif ekonomik ağların test alanı işlevi gören bir ortaktı.
İran’ın zayıflaması, Çin’in Orta Doğu’daki en önemli “denge bozucu” aktörlerinden birini kaybetmesi anlamına geliyor. Bu nedenle İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin savaş sonrası Pekin’e gitmesini sıradan bir diplomatik temas değil, Çin’in bölgedeki pozisyonunu koruma çabasının göstergesi olarak okumak mümkün.
Çin açısından sorun yalnızca İran’ın askeri kapasitesinin aşınması değil. Hürmüz krizinin gösterdiği temel gerçek şu oldu: Pekin’in dev ekonomik sistemi hâlâ kırılgan deniz yollarına bağımlı. İran savaşı, Çin’in yıllardır çözmeye çalıştığı “Malaka ikilemi”nin farklı bir versiyonunu yeniden gündeme taşıdı.
ABD’nin Trump döneminde kendi cephesinde, Avrupa’da da "kazanan" haline geldiğini söylemek mümkün; Yarım asırdır savunmada sırtını ABD’ye dayayan Avrupa sonunda "elini cebine atmak" zorunda hissetmeye başladı. Ukrayna savaşı ile Rusya’yla karşı karşıya kalan Avrupa kıtası, enerji tedariği için de yüzünü yine ABD’ye dönmek zorunda kaldı.
Türkiye artık açık şekilde Batı hattında
İran savaşının belki de en kritik sonuçlarından biri Türkiye’nin pozisyonunda ortaya çıktı. Son yıllarda Ankara’nın Rusya-Çin eksenine mi kaydığı, yoksa NATO hattında mı kalacağı uzun süre tartışıldı. Ancak Trump’ın ikinci başkanlık döneminden itibaren Ankara’nın dış politika tercihlerinin belirgin biçimde Batı ile paralelleştiği görmek mümkün.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın son kabine toplantısı sonrası yaptığı açıklamalarda Avrupa Birliği vurgusunu öne çıkarması da dikkat çekiciydi. Erdoğan’ın “Avrupa’nın Türkiye’ye ihtiyacı Türkiye’nin Avrupa’ya ihtiyacından daha fazla” sözleri, Ankara’nın artık Batı ile ilişkileri stratejik bir zeminde yeniden tanımladığını gösteriyor.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın AB üyelik sürecinin yeniden canlanması halinde Türkiye’nin de buna uygun adımlar atabileceğini söylemesini de aynı yönelimin diplomatik yansıması olarak okumak yerinde olur.
Ankara’daki Batı’ya yönelik bu yönelim o kadar belirgin hale geldi ki, Cumhur İttifakı’nın küçük ortağı Devlet Bahçeli bile denge kaybı uyarısı yapmak zorunda kaldı. Devlet Bahçeli’nin Çin ve Rusya ile daha yakın ilişkiler kurulması çağrısı, aslında Ankara’nın Batı hattına belirgin biçimde kaydığının en somut göstergesi.
Suriye’den Ermenistan’a yeni hat
İran savaşı sadece Orta Doğu’nun değil, Kafkasya’nın, hatta Orta Asya’nın bile eksenini değiştirdi. Türkiye’nin yanısıra Suriye, Ermenistan ve hatta Irak Batı hattına yerleşirken, Kazakistan İsrail’le normalleşmeyi içeren "İbrahim Anlaşmalarına" resmen taraf oldu.
İsrail’in Golan Tepeleri üzerindeki pozisyonuna sert tepki vermeyen Şam yönetiminin, İran’ın BAE’nin Füceyra bölgesine yönelik saldırısını resmen kınaması dikkat çekici bir kırılma olarak okumak mümkün.
Benzer bir yön değişimi Ermenistan’da da görülüyor. Avrupa Siyasi Topluluğu zirvesine ev sahipliği yapan Erivan, uzun yıllar bağlı kaldığı Rus güvenlik şemsiyesinden sessizce uzaklaşıyor. Hatta Ermenistan’ın AB üyeliği ihtimalinin bile konuşulmaya başlanması, Güney Kafkasya’daki jeopolitik dönüşümün boyutunu gösteriyor.
Ermenistan’ın Batı’ya kayması, Zengezur Koridoru’nun -ya da Trump koridorunun- hayata geçirilmesini, böylece Orta Asya’nın Azerbaycan-Ermenistan-Türkiye üzerinden Batı’ya açılmasını da mümkün kılacak. ABD’nin kontrol edeceği bu ticaret koridorundan Çin mallarının geçişi de yine Washington’un "insafına kalacak" gibi duruyor.
Irak’ta da denge değişiyor
En dikkat çekici dönüşümlerden biri de Irak’ta yaşanıyor. Uzun yıllardır İran’ın etki alanında görülen Irak’taki Şii siyasi yapıları bile artık daha temkinli davranıyor.
Geçen yıl Şii Koordinasyon Konseyi başbakan adayı olarak İran’a yakınlığıyla bilinen Nouri al-Maliki ismini öne çıkarmıştı. Ancak İran’ın savaş sonrası ciddi güç kaybı yaşaması dengeleri değiştirdi. Şii blok bu kez daha dengeli ve Batı ile çalışmaya açık bir isim üzerinde uzlaşma arayışına girdi.
Yeni aday olarak Ali el-Zeydi’nin adının açıklanmasının ardından ilk destek mesajlarının Washington ve Ankara’dan gelmesi, Irak’taki yeni yönelimin özeti niteliğinde.
Yeni Orta Doğu ve Kafkasya fotoğrafı
Ortaya çıkan tablo, İran savaşının yalnızca askeri değil, çok daha büyük jeopolitik sonuçlar doğurduğunu gösteriyor. Trump içeride ve dışarıda eleştiriliyor, seçim kaybetmekle yüz yüze geliyor olsa da, Epic Fury sonrası ortaya çıkan yeni bölgesel dizilim Washington açısından önemli bir stratejik kazanca işaret ediyor;
İran zayıfladı. Çin bölgedeki en önemli ortaklarından birinin aşındığını gördü. Buna karşılık Türkiye’den Suriye’ye, Ermenistan’dan Irak’a kadar geniş bir coğrafyada ülkeler yeniden Batı ile uyumlu pozisyon almaya başladı. Kısa vadede Trump kaybediyor olsa da ABD uzun vadede en büyük rakibi Çin’e karşı "pozisyon alıyor" gibi...
