ABD’de mevcut yasalar uyarınca Başkan’ın Kongre onayı olmadan askeri operasyon yürütme yetkisi sadece 60 günle sınırlı. Trump, Kongre’ye tam da İran’a askeri müdahalenin 60’ıncı gününde gönderdiği mektupta, “çatışmalar sona erdi” diyerek, bu 60 günlük sürenin hukuken yeniden başlamasına imkan tanıyabilecek bir hukuki yorum alanı yaratıyor.
ABD Başkanı Donald Trump geçen hafta Amerikan Kongresi’ne mektup göndererek “İran’la çatışmalar sona erdi” bilgisini verdi. Ancak Trump’ın mektubundaki “çatışmalar bitti” ifadesi, diplomatik bir kapanış mesajı gibi görünse de Washington’ın hukuk ve güç dengeleri açısından çok daha karmaşık bir tabloya işaret ediyor. Metin, aynı anda hem savaşın bittiğini ilan ediyor hem de askeri baskının süresiz biçimde devam edebileceği bir esneklik alanı yaratıyor.
Trump’ın Kongre’ye ilettiği mektupta dört temel mesaj var. Amerikan Başkanı mektubunda;
- İran’la ateşkesin sürdüğünü;
- Çatışmaların sona erdiğini;
- İran kaynaklı tehdidin hâlâ ciddi olduğunu;
- ABD’nin askeri konuşlanmasının güncellenerek devam edeceğini vurguluyor.
Bu dört mesaj birlikte okunduğunda ortaya çıkan sonuç ise İran meselesinde sahada gerilim düşerken, ABD’nin stratejik baskı mekanizmasının devam edeceği yönünde.
Trump’ın “meşruiyet” hamlesi
Türkiye’de Cumhurbaşkanı Erdoğan için “En çok ihtiyaç olduğu şey meşruiyet. Biz de bunu ona verelim” dediği bizzat Ankara’ya atadığı Amerikan Büyükelçisi Tom Barrack tarafından açıklanmış olan Trump, şimdi kendisi, İran savaşı için Amerikan hukuk sistemi içinde “meşruiyet” arayışında. Nitekim Kongre’ye gönderdiği mektup da bu arayışın somut göstergesi.
ABD’de mevcut yasalar uyarınca Başkan’ın Kongre onayı olmadan askeri operasyon yürütme yetkisi sadece 60 günle sınırlı. Trump, Kongre’ye tam da İran’a askeri müdahalenin 60’ıncı gününde gönderdiği mektupta, “çatışmalar sona erdi” diyerek, bu 60 günlük sürenin hukuken yeniden başlamasına imkan tanıyabilecek bir hukuki yorum alanı yaratıyor. Yani “çatışmalar sona erdi” ifadesi, teknik olarak bir “savaşın bitişini” değil, ABD Başkanı’nın Kongre’ye karşı sorumlu olduğu hukuki sürenin sıfırlanması anlamına geliyor. Trump yönetimi, Amerikan yasalarındaki “gri alanlarda” dolayarak, İran’a olası yeni bir saldırı için -deyim yerindeyse- hukuken kronometreyi sıfırlıyor.
Savaş biçim değiştirdi
Trump’ın Kongre mektubunun en dikkat çekici yönlerinden biri de “çatışmalar sona erdi” ifadesine rağmen askeri pozisyonun korunduğunu bildirmesi. ABD’nin bölgedeki kuvvet konuşlandırmasını sürdürmesi, deniz ablukası ve caydırıcılık mekanizmasının aktif kalması, fiili durumun tam bir “barış” hali olmadığını gösteriyor.
Trump’ın daha önce dile getirdiği “liman ablukası” stratejisi, klasik askeri müdahaleden ziyade ekonomik boğma üzerinden ilerleyen bir baskı modeli olarak öne çıkıyor. Bu yaklaşımda hedef, İran’ı doğrudan savaşla değil, ticaret damarlarını kontrol ederek nükleer programdan geri adım atmaya zorlamak gibi görünüyor.
Dolayısıyla mektubun en kritik sonucunun, Trump yönetiminin kendisine geniş bir hareket alanı açması olduğu söylenebilir; Bir yandan “savaş bitti” denilerek diplomatik baskı azaltılıyor, diğer yandan İran’a yönelik tehdit algısı korunarak askeri seçenek masada tutuluyor.
Ortaya çıkan tablo, klasik savaş tanımlarının ötesinde, hibrit bir çatışma modeline işaret ediyor. Trump’ın Kongre’ye gönderdiği mektup nedeniyle artık ne tam bir savaş durumundan, ne de tam bir barıştan bahsetmek mümkün değil. Mektupta kullanılan hukuki dil, askeri gerçekliğin önüne geçerek yeni bir gri alan oluşturuyor.
Çatışmanın yeniden başlama olasılığı büyük
Trump yönetimi Washington’da Kongre’ye karşı hukuki meşruiyet hamleleri yaparken, sahadaki ateşkes her geçen gün daha kırılgan hale geliyor. Pakistan arabuluculuğunda yürütülen temaslarda İran’ın yeni teklifini sunması için belirlenen kritik eşik aşıldı, ancak tarafların temel pozisyonlarında kayda değer bir esneme görülmedi. Washington, İran’ın nükleer silah geliştirmeyeceğine dair net ve denetlenebilir güvenceler talep ederken, Tahran yönetimi nükleer programı ve füze kapasitesinden geri adım atmayacağını açıkça ortaya koydu. Bu tablo, müzakerelerin ilerlemekten çok zaman kazanmaya oynanan bir sürece dönüştüğü yorumlarını güçlendiriyor.
Sahada ise gerilim kontrollü ama tehlikeli bir şekilde tırmanıyor. ABD’nin ekonomik baskıyı artırma stratejisi sürerken, denizdeki hareketlilik dikkat çekici boyuta ulaşmış durumda. Hürmüz Boğazı’nda karşılıklı kısıtlamalar devam ediyor. ABD’nin İran limanlarına giriş-çıkış yapan çok sayıda gemiyi durdurması ya da yönlendirmesi de fiili bir abluka görüntüsü veriyor. Buna karşılık İran’dan gelen “misilleme” mesajları, askeri küçük bir adımın hızla daha geniş bir çatışmaya dönüşebileceğine işaret ediyor.
Savaş bitse de Tahran’daki iç karışıklık dinmeyecek gibi
İran’dan yansıyan gelişmeler ise, çatışmaların sona ermesinin ardından Tahran’da başlayan bir güç savaşına işaret ediyor. Mevcut tablo ülkenin savaş sonrası döneme çok zayıflamış, ama bir o kadar da sertleşmiş bir rejimle gireceğini gösteriyor.
Dini otoritenin el değiştirmesi ve yürütmenin zayıflamasıyla birlikte Devrim Muhafızları (IRGC) -özellikle Ahmed Vahidi’nin de komutan olarak atanmasıyla- iyiden iyiye merkezi aktör haline geldi. Ancak bu yükseliş, sağlam bir hakimiyetten çok hasarlı bir güç birikimine işaret ediyor. Üst düzey kadrolardaki kayıplar, komuta zincirindeki parçalanma, güvenlik mimarisini daha da karmaşık ve öngörülemez hale getiriyor.
Ortaya çıkan tablo askeri etkinin arttığı, fakat kurumsal bütünlüğün zayıfladığı bir sistemi gösteriyor. Bu nedenle İran’da savaş sonrası dönemde net bir askeri diktatörlükten ziyade, anayasal görünümünü koruyan, ancak fiilen güvenlik aygıtının gölgesinde işleyen hibrit bir yapı öne çıkabilir. Meşruiyet üretmekte zorlanan bu yeni düzen, elitler arası rekabet ve toplumsal baskılarla birlikte uzun süreli bir istikrarsızlık riskini de içinde barındırıyor.
Körfez Arapları da bölündü
Savaşın bir etkisi de Körfez Arap ülkelerinde ortaya çıktı; Herkes savaş sonrası hesaplarını yapmaya çalışıyor. Bu çerçevede, ABD’nin Ortadoğu’yu terketmesi halinde, Arap ülkelerinin savunma alanında “kime yanaşacağı” ve ne gibi ittifaklara gireceğine ilişkin ilk işaretler de gelmeye başladı. Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn son yıllarda Tel Aviv’le güvenlik eksenli ilişkilerini hızla geliştirirken, Suudi Arabistan, Katar ve Umman daha mesafeli bir tutum sergiliyorlar.
İsrail’in füze saldırılarına karşı geliştirdiği Iron Dome- Çelik Kubbe sisteminin ilk kez ülke dışına çıkarılarak Birleşik Arap Emirlikleri’nde konuşlandırıldığı iddiası, bu iş birliğinin geldiği noktayı anlatan çarpıcı bir örnek. İran’dan geldiği belirtilen füze tehditlerine karşı kullanıldığı öne sürülen bu sistem, iki ülke arasındaki askeri koordinasyonun artık daha derin bir boyuta ulaştığını gösteriyor. İsrail böylece yalnızca kendi güvenliğini değil, Körfez’deki müttefiklerinin güvenliğini de üstlenebilecek bir rol inşa etmeye çalışıyor.
Arap ülkeleri arasında ciddi bir silahlanma çabası da hakim olmaya başladı; ABD son birkaç hafta içinde Katar’a milyarlarca dolarlık Patriot sistemleri, Kuveyt’e gelişmiş komuta altyapısı ve hem BAE’ye hem de İsrail’e yeni mühimmat satışlarını onayladı. Kısacası, bölgede gerilim sürdükçe, kazanan yine ABD olmaya devam ediyor.
Trump’ın halkı iknası zor
ABD’de İran’a yönelik olası bir askeri müdahaleye dair kamuoyunun, önceki savaşlara kıyasla çok daha hızlı sertleştiğini düşünüyorum. Washington Post-ABC News-Ipsos anketine göre, Amerikalıların %61’inin böyle bir savaşı “hata” olarak gördüğünü gösteriyor; bu oran Irak ve Vietnam’ın en olumsuz dönemleriyle aynı seviyede. Ancak asıl fark hızda: Irak’ta bu tepki yıllar içinde oluşmuştu, Vietnam’da daha da uzun sürmüştü. Bugün ise birkaç hafta yeterli oldu. Bu durum, Amerikan toplumunun “önleyici savaş” söylemine karşı toleransının ciddi biçimde azaldığını ortaya koyuyor. Bu tablo seçmenin savaşlara tanıdığı “başlangıç kredisinin” giderek daraldığına da işaret ediyor. Ekonomik kaygılar ve belirsiz stratejik sonuçlar, tepkiyi erkenden tetikliyor. Siyasi manevralar zaman kazandırsa da meşruiyet hızla aşınıyor.
Oysa “meşruiyet” herkese lazım...
