Enflasyonda herkesin gözü gıda fiyatlarında belki ama fiyat artışlarının en az %55’ini oluşturan hizmetler sektöründen gelen baskının kontrol altına alınamamış olmasını daha önemli buluyorum.
Bugün 2026’nın ilk enflasyon raporu açıklanmış olacak. Senenin ilk ayına ilişkin enflasyon rakamları geri kalan aylar ile ilgili beklentilerin şekillenmesi bakımından önemlidir, ve bu sene bu rakamlar kötü geldi. Eğer sene sonu hedefiniz %16 ise ve ilk gelen rakam %4.83 ise, hedefiniz daha ilk aydan kadük olmuş demektir. Tabi, aslında kimse de bu rakamın tutacağını düşünmüyordu, ancak en azından tahmin aralığının üstü olan %19’a yaklaşılabileceği olasılığı vardı. Ancak gelen rakam bu olasılığı da düşürmüş bulunuyor. Bu şartlar altında, yeni raporda hedefin %19’a, ve tahmin aralığının %16-%22’ye yükseltilmesi akılcı bir yaklaşım olacaktır.
Her durumda, dezenflasyonist sürecin hedeflenenden çok daha yavaş gerçekleşmekte olduğu ortada. Bu noktada, Hükümetin gerek manşet enflasyonu, gerekse de beklentileri düşürmek için bugüne kadar üzerine geleni yeteri kadar yapmadığı da iddia edilebilir. Şöyle ki, yönetilen/yönlendirilen mal ve hizmetlerin 12 aylık enflasyonu kesinlikle manşet enflasyonun altında kalmalıydı. Ancak, “yönetilen-yönlendirilen fiyatlar hariç TÜFE”nin %30.25 olmasından anlıyoruz ki, devlet tarafından belirlenen fiyatlar %30.65 olan enflasyonun üzerinde kalmış! Bazıları, “iyi de bütçe daha fazla açık mı verseydi?” diyebilir. Ben de buna “doğrudan vergilerin artırılacağı vergi reformları ne güne duruyordu?” şeklinde cevap verebilirim.
Enflasyonda herkesin gözü gıda fiyatlarında belki ama ben dezenflasyonist politikalara daha çabuk cevap vermesini beklediğimiz ve fiyat artışlarının en az %55’ini oluşturan hizmetler sektöründen gelen fiyat artış baskısının bir türlü kontrol altına alınamamış olmasını daha önemli buluyorum. Peki, bunun sebebi ne olabilir?
Türkiye’de Mart 2021’den sonra artan enflasyonla birlikte hane halklarının alım gücü de büyük ölçüde erozyona uğramıştı. Son 5 yılda yapılan asgari ücret ve emekli maaşı artışları bu alım gücünün tekrar yerine konmasında yeterli olmadı. Rasyonel politikalara geri dönüldüğü dönemde de bütçe disiplini ön plana çıkarılarak, ve aynı zamanda enflasyon beklentileri de hesaba katılarak, ücretlerin (ve dolayısıyla hane halklarının alım gücünün) 2021 öncesi döneme kadar yükseltilmesine izin verilmedi.
Asgari ücret ile alım gücü arasındaki açıklığı Türk-İş’in hesapladığı açlık sınırı (4 kişilik ailenin aylık gıda harcaması tutarı) üzerinden hesaplayabiliriz. Türkiye’de yıllık asgari ücret belirlenirken, bu rakamın o yıl başında hesaplanan açlık sınırının üzerinde tutulması beklenir. Örneğin, 2020 yılında asgari ücret 2,325 TL iken, sene başı açlık sınırı 2,163 TL idi. Bugüne geldiğimizde ise asgari ücret 28,075 TL, ve açlık sınırı 30,143 TL. 2020’de asgari ücret açlık sınırının %7.5 üzerinde belirlenirken, 2026’da %7 kadar altında kalmıştır. Burada ciddi bir alım gücü kaybından bahsediyoruz. Üstelik, enflasyon genel düzeyinin artmış olması asgari ücretin senenin ilerleyen aylarında düşük enflasyonlu bir seneye göre çok daha çabuk değer yitirmesine sebep olmakta.
Bu durum da doğal olarak özellikle hizmetler sektöründe fiyat artışlarının devamlılığına neden oldu, ve olmaya devam ediyor. Basitçe ifade edersek, vatandaş alım gücünün en azından eski seviyelere kadar yükselmesini istiyor ve bekliyor. Vatandaşın geliri sabit olan kısmı (sendikalaşma oranının düşük olduğunu ve grev hakkının da çoğu sektörde geçerli olmadığını dikkate alırsak) bu konuda fazla bir şey yapamazken, hizmet fiyatlamasında daha rahat olan serbest meslek sahipleri ve doğrudan perakende hizmet sağlayan KOBİ’ler fiyatları daha çok artırıyorlar, bu da ister istemez ekonomideki tüm fiyatlama davranışlarını etkiliyor. Bu noktada sıkı para politikası da yeterince etkili olamıyor, çünkü herkes inanıyor ki iktidar (daha önce de olduğu gibi) seçim takvimi yaklaşırken dezenflasyonist politikalardan ödün vermek zorunda kalacak.