18. yüzyıldan günümüze kadim soru: Neden geri kaldık? Avrupa nasıl bu kadar ilerledi?
Elbette onlarca neden yazılabilir ama bana göre kök neden: eleştirel düşünce. Avrupa eleştirel düşünmeyi öğrendi, biz henüz öğrenemedik. Kıymetini dahi tam anlayamadık.
Eleştirel düşünce, öylesine eleştirmek değildir. Özeleştiri ile başlar. Avrupa geri kaldığını anladı, kabul etti ve çözüm için düğmeye bastı. Biz bugün dahi eksiklerimizi özgürce konuşamıyor, mahcup cümleler kuruyoruz. Zayıf taraflarımızı kısık sesle dile getiriyoruz. İlerlemek için önce açığımızı samimi bir şekilde kabul etmek zorundayız. Tahlil/teşhis olmadan tedavi mümkün mü?
Avrupa Orta Çağ karanlığından “hümanizm” eleştirisi ile çıktı. Hümanizm, radikal bir paradigma değişikliği ile skolastik düşünceden büyük bir kopuş yarattı ve Rönesans ile Reform hareketlerini doğurdu. Bu ivmeyle Aydınlanma Çağı başladı; bilimsel düşüncenin, felsefenin ve inovasyonun önü açıldı.
Modern felsefenin mimarı Descartes’ın meşhur “cogito ergo sum” ifadesi, eleştirel düşünceyi vurgulayan tarihsel bir çıkış. İnsan türünün alametifarikası eleştirel düşünebilmesidir. Nihayetinde her kuşku düşüncedir ama her düşünce kuşku değildir. Descartes’ın mottosunu “Kuşku duyuyorum, öyleyse varım” şeklinde yorumlamak gerekir. Sonrasında Kant, “Saf Aklın Eleştirisi” başyapıtını yazarak aklın sınırlarını ve neyi bilip bilemeyeceğimizi anlamaya çalışmıştır. Bu kitabın yazım tarihi 1781. Bize matbaa daha yeni girmişken (1727), Batı aklın sınırlarını tartışıyordu. Elbette yerlerinde durmadılar; sonrasında Spinoza, Hegel ve büyük filozoflar silsilesi bilgiye nasıl ulaşabileceğimizi tartıştı. Hegel’in formülü net: Tin yani bilinç, özne ve insan aklı tarihsel ve deneyimsel bir süreç içinde gelişir ve sonunda kendini tanıyan mutlak bilgiye ulaşır.
Bu gelenek, elbette eleştirilerden korkmamayı, fikirleri çarpıştırmayı ve daha iyisine ulaşmayı öğretti toplumlarına. Biz bugün dâhil eleştiri yerine hakaret ediyor, yapıcı eleştirileri dahi kişisel algılıyor, duygusal tepkiler veriyor ve eleştiren insanları dışlıyoruz. Felsefe ve bilimin kökü eleştiridir. Mevcut bilgiyi eleştiremezsem yenisini nasıl ortaya koyabilirim? Aksi takdirde birbirimizi tekrarlarız ki bunun bilimsel hiçbir kıymeti yoktur.
Kendi tezlerimi geliştirebilmem için mevcudu aşmam şart. Aşmak için ise onu çok iyi bilmem gerekiyor. Dolayısıyla eleştiri sağlam bir analize dayanmalıdır. Literatüre hâkim olmayı gerektirir. Oradaki açıkları akılcı bir şekilde tespit eder ve savlarınızı ileri sürersiniz. Bu yaklaşım zamanla sağlıklı bir tartışma kültürü yaratır. Bugün toplumumuzda tartışamıyor olmamızın nedenlerinden biri bilimsel düşünce ve eleştirel geleneğimizin zayıf olmasıdır. Biz tartışmıyor, kavga ediyoruz. Bağırışıyor, safsataları sağa sola fırlatıyor, demagoji yapıyoruz. Bol bol da manipülasyon. Ama ilerlemek için tartışmıyoruz.
Eleştirel düşünce ve tartışma kültürü yoksa maalesef orada felsefe, bilim hatta inovasyon dahi olamaz. İnovasyon, mevcudu aşmak için eleştirel düşünce ile başlar. Yenilik ancak böyle doğar. İtaat değil, itiraz edebiliyorsak; ama bunu altı dolu, güçlü argümanlarla, sistematik ve metodolojik bir şekilde yapabiliyorsak bilim ve inovasyon gelir. İlerlemenin tek formülü de budur.