Global bir marka yaratmak zordur. Markayı sürdürebilmek ise daha zor. Bana göre Türkiye’nin iki global markası vardır: THY ve Galatasaray. Bazılarının aklından Beko geçebilir ama Beko Avrupa’da güçlü iken Amerika kıtasında ciddi bir varlık göstermemektedir. Ne ABD’de ne de Latin ülkelerinde bilinen bir markadır. Ayrıca elektronik üreticilerinin güçlü olduğu Çin, Japonya ve Güney Kore pazarlarında da herhangi bir varlığı söz konusu değildir. Elbette donanıma kıyasla başta sosyal medya olmak üzere yazılım, oyun, havayolları ve spor gibi doğrudan milyonların ilgisini çeken alanlarda markalaşmak görece daha kolaydır. Ne olursa olsun büyük bütçeler, doğru stratejiler, profesyonel bir yönetim ve sürdürülebilir başarılar ister. Bu anlamda Galatasaray dahi iniş çıkışlar göstermiştir.
Galatasaray’ın en büyük tarihî başarısı 2000 yılında UEFA şampiyonluğudur. Aradan 25 yıl geçmiştir. Sürekli ilerlemek yerine bugün ancak 25 yıl öncesine yaklaşmıştır. Yaklaşık 10 yıllık aralıklarla öncesinde ve sonrasında Şampiyonlar Ligi yarı finali (1988–1989) ve çeyrek finali (2012–2013) başarıları vardır ama hep kesintiye uğramıştır. Tarih tekerrür etmiştir ve bugün yine yaklaşık 10 yıl sonra tarihî bir fırsata gelinmiştir. Benim hissiyatım Galatasaray’ın Liverpool’u eleyeceği yönündedir (bu yazı maç öncesi kaleme alınmıştır). Fakat elese ne olur? Başarı eğer 10-15 yılda bir tekrarlanıyorsa bir şeyler ciddi şekilde eksiktir. Galatasaray’ın global marka olma yolculuğu henüz tamamlanmamıştır. 2000 yılında gelen o şans maalesef tepilmiştir. Neden?
Çünkü kupayı kaldırmak bazılarını tatmin etmiştir ve sonrası düşünülmemiştir. En değerli futbolcular satılmıştır. Orta ve uzun vadeli bir plan yapılmamıştır. Buraya kadar gelmişken dünyanın en büyük 5 futbol kulübü arasına nasıl gireriz stratejileri geliştirilmemiştir. Tüm bunların altında “yönetim” zaafiyeti vardır. Maalesef spor kulüplerimiz sporun içinden gelen, futbolu bilen profesyonel yöneticiler tarafından yönetilmemektedir. Sanayi ve inşaat sektöründe bolca örneğini gördüğümüz patron şirket kültürü kulüplere taşınmıştır. Başkanların bireysel yetkinlikleri genelde sonucu belirler.
Manchester City F.C. 1880 yılında kuruldu. GS’den eski bir kulüp; ilk adı St. Mark’s idi. Asıl dönüşüm hikâyesi 2008’de başlıyor. Abu Dhabi United Group tarafından satın alındı. Bu satın alma ile kulübe çok büyük finansal kaynak girdi ve transfer politikası tamamen değişti. Kulüp sadece oyunculara değil, yönetim ve altyapıya da yatırım yaptı. Modern antrenman tesisleri kuruldu, küresel scout ağı geliştirildi, veri analitiği ve performans teknolojileri yoğun şekilde kullanılmaya başlandı. Guardiola etkisinde topa sahip olma, taktik disiplin ve sürekli hücum üretiminin dominant olduğu kendine özgü bir futbol stili geliştirdi. Tüm bunların neticesinde arka arkaya başarılar geldi: 10 Premier League şampiyonluğu, 7 FA Cup, 8 League Cup, 1 UEFA Champions League (2023). City, GS’ye göre daha eski olmasına rağmen kendi liginde daha az şampiyon bir takım. GS’nin 2000 yılındaki başarısına 2023’te ulaştı. Fakat bugün çok daha iyi futbol oynayan ve dünyaca bilinen bir markaya dönüştü.
Neyi doğru yaptılar ve biz neyi ıskaladık? Pek çok kişi bütçe diyecektir. Denklemdeki bu önemli değişken formülü tek başına açıklamıyor. Bütçe kadar önemli olan profesyonel yönetim kadrolarıdır. İşi bilmeyen insanlar yüz milyarlarca dolarlık bütçeleri hiç edebilirler. Bu topraklarda, yönetimin üniversitelerde kürsüleri olan ve profesyoneller tarafından yapılması gereken bir iş olduğu anlaşılmadı. Bizim memlekette herkes yönetici olabilir. O zaman bir sonraki yazımız yönetim bilimlerine dair olsun!