Diziye nasıl başladık?
COVID-19 salgınına köyde yakalandık. Bir de üstüne 65 yaş üstü yasakları gelince tam anlamıyla eve hapsolduk. Tek eğlence, televizyon vardı. Emeklilik öncesi yoğun çalışma ortamı içinde akşam saatlerinde dizilere ayıracak pek zamanımız olmamıştı. Bu nedenle dizi kültürümüz zayıftı. Bu konuda dostlardan yardım istedik. Bir dizi tavsiye ettiler. Youtube’dan izlemeye başladık. Şansımıza dizi de güzel çıktı. Bir mafya dizisi idi, ama felsefi dokunuşlar taşıyordu. Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar kitabından alıntılar yapılıyordu. İşte bizim dizi macerası böyle başladı. Bir süre daha “Biz sadece belgesel seyrediyoruz” ile idare ettik. Ama artık günah çıkarma zamanı(!). Evet Covid-19’dan beri dizi seyrediyoruz.
Aklımda yer etmiş ilk dizi
Dizi deyince aklıma, öğrencilik yıllarımda seyrettiğim “Kaçak” (The Fugitive) dizisi gelir. Dizinin kahramanı Dr. Kimble, karısını öldürmekle haksız yere suçlanarak ölüme mahkum edilmiştir. Başka bir hapishaneye nakli sırasında yaşanan tren kazası sırasında fırsatını bulup kaçar. Dr. Kimble cinayet yerinde gördüğü tek kollu adamın peşindedir. Gözetiminde naklederken onu elinden kaçıran Komiser Philip Gerard da onun peşindedir. Dr. Kimble, değişik kimliklere bürünür, hayatlar kurtarır; yakalanma tehlikesi geçirir ve ama hep kaçar. Her cuma akşamı siyah beyaz televizyon ekranın karşısına bu heyecanı yaşamak için otururduk. Komşularla seyrederken yaşlı teyzelerden televizyondaki sahneye girenler olurdu. Dr. Kimble’a “Kaç oğlum kaç; bunlarla oyalanma” diye akıl verenlerden Komiser’e beddua edenlere kadar. Biz radyo ile büyümüştük. Radyodan dinlediğimiz her gece heyecanla devamını beklediğimiz “Arkası yarın” programlarından sonra bu Kaçak dizisi yaşamımıza bir başka heyecan katmıştı.
Yerli diziler
O zamanlar tek televizyon kanalımız vardı. Henüz yerli yapım diziler ortaya çıkmamıştı. Ve şimdi diziler, dizi dizi. Hemen hemen her kanalın bir yerli dizisi var.Dizi deyip geçmemek gerekir. Türk dizileri dünya piyasasında yer almış durumda. Diziler 170’i aşkın ülkede gösteriliyormuş. Eğer dijital platformları da göz önüne alırsanız bu sayının 200’e yaklaştığı söylenmekte. Yerli dizilerimizin dünya genelinde 1 milyar kişi tarafından düzenli olarak izlendiği tahmin edilmekte. Başarılı bir dizinin bölüm başına satış fiyatı, uluslararası fuarlarda 200.000 dolar ile 600.000 dolar arasında değişiyormuş. Dizi ihracından elde edilen gelir, 1 milyar doların üstüne çıkmış. Böyle bir sektör olmuş dizi sektörü. Bir de ülke tanıtımına ve turizme büyük katkısı var. Bu nedenle, bu hafta dizilerden söz edeyim, olaya bir seyirci gözüyle bakayım dedim.
Dizilerin üç elementi
Bir seyirciyi dizinin üç elementi ilgilendirir: Olayların geçtiği yerler ve mekanlar; oyuncular ve senaryo.
Yerler ve mekanlar
Bizim yerli dizilerin çekildiği alanlar gerçekten güzel. Diziler, güzel yurdumuzun güzel köşelerinde çekiliyor. Çoğu da İstanbul ve civarında. İstanbul, tam anlamıyla bir açık hava film platosu gibi. Özellikle Boğaziçi’nin gece manzarası çok hoş. Karanlık örtüsü, boğaz tepelerinde bir kanser hücresi gibi duran çirkin beton yığınlarını gözden saklıyor. Işıklandırılmış köprüler ile insan kendini lunaparkta sanıyor. Köprüler, hemen hemen her dizinin değişmeyen malzemesi olmuş durumda. Uzaktan kumandalı uçaklar (Drone) sayesinde köprülerin her açıdan çekimleri yapılıyor ve kullanılıyor.
Çekimlerin çoğu İstanbul dedik ama son zamanlarda Anadolu’nun bazı şehirlerinde geçen diziler de var. Hatta turizm şirketleri bu şehirlere özel turlar düzenliyorlar. İç turizm için bu diziler çok faydalı. Ülkenin yurtdışına tanıtımında da dizilerin önemli bir yeri var. Örneğin, Avrupa’nın bir şehrinde otel resepsiyonundaki görevli kız, arkadaşımın Türk olduğunu anlayınca hemen seyrettiği bir Türk dizisinden karakterleri saymaya başlamış.
Dizilerde kullanılan mekanlar da önemlidir. Zaman zaman TRT’de gösterilen İran filmlerini görünce içim kararıyor. Ama bizde öyle mi? Herkes Boğaz’da yalılarda, ya da en azından Boğaz manzaralı evlerde oturuyor. Setlerde kullanılan mobilyalar ve eşyalar da gelişmiş, görkemli. Örneğin, eski Türk filmlerde viskilerin içildiği limonata bardakları yok artık(!).
Oyuncular
Belki dizilerin en değerli kısmı, kullanılan insan kaynakları. Diziler, çekimi gerçekleştiren teknik ekipten, oyuncu kadrosuna kadar birçok kişiye ekmek kapısı. Sunulan çekimlerde sanat da konuşturuluyor.
Dizilerde gördüğümüz oyunculuk gerçekten övgüye değer. Oyuncular, gösteri sanatının bizde nasıl bir seviyeye geldiğini gösteriyor. Tiyatro, gerçek hayatın yansıması. Öykülerin kahramanları, ülke demografisinin bir kopyası. Çocuğu da oluyor, her yaştan insanı da, yaşlısı da. Diziler sayesinde yeni yetenekler ortaya çıkıyor. Deneyimli sanatçılarla birlikte oynadıkları için güzel bir eğitim alanı. Diziler, yaş almış sanatçılara da ömürlerinin son demlerini rahat geçirmeleri için bir finansal fırsat oluyor.
Senaryolar
Belki dizilerin en zayıf halkası, senaryoları. Çoğu kez önce güzel başlıyor, sonra tıkanıyor, yaratıcılık diziden çıkıyor. Belki de ülkede yaşadığımız gerçek olaylar öylesine yoğun ki, dizilerde gördüklerimiz bize “Vay canına” dedirtmiyor.
Senaryolardaki konular çok sıradanlaşmış durumda. Eski Yeşilçam filmlerindeki zengin, yoksul çatışması temcit pilavı gibi önümüze geliyor. Kurulan mantık dizileri inandırıcı olmuyor. Bir bakıyorsunuz bir kötü kişi herkesi kandırıyor.(Siyasette de öyle değil mi diyenleri duyar gibiyim(!)) Kurgular çok hafif kalıyor, adeta ortaokul müsamerelerinde rastlanacak türden oluyor.
Evet diziler, eğitim filmi değildir. Onlardan eğlendirmeyi bırakıp halkı eğitmelerini bekleyemeyiz. Ama en azından reklamlarda kullanılan ürün yerleştirme gibi, senaryolara eğitici örnekler serpiştirilebilir. Bu da dizilerin sosyal sorumluluğu olmalıdır.
Son sözler
Dizi sektörü benim uzmanlık alanım değil. Olaya bir seyirci gözüyle baktım ve yorumlarımı yazdım.
Her sektörün olduğu gibi bu sektörün de sorunları var. Hem doğrudan ihracat geliri olarak hem de turizm açısından tanıtım fonksiyonu katkısından dolayı dizi sektörünü yalnız bırakmamak gerekir. Sektörün oyuncusundan, yönetmenine, yapımcısına kadar tüm paydaşları bir araya gelerek olaya uzun dönemli bakmalı, ortak akılla çözüm üretmeli ve devlet buna yardımcı olmalıdır.
Dizilerde senaryo sorununun çözülebilmesi için yaratıcılığa gem vurulmaması gerekir. “Milli (!) Sansür Kurulu” gibi çalışan RTÜK, elini dizilerden çekmelidir.
İyi seyirler…