2025’in son haftası TÜİK tarafından Türkiye’nin 2024 yılına ilişkin gelir dağılımı tabloları ve Gini katsayıları açıklandı. Buna göre toplumun en zengin %20’lik kesiminin milli gelirden aldığı pay %48. Bu kesim aynı zamanda en fakir %20’lik kesime göre 7.5 kat daha fazla gelir elde etmiş. Bu dönemde Gini katsayısı ise 0.413’ten sadece 0.41’e gerileyerek hemen hemen yerinde saymış. (Gini katsayısı toplumlardaki gelir eşitsizliğini ortaya koyan ve 0-1 arasında değer alan bir ölçüt. “0” herkesin gelirinin eşit olduğu bir toplumu, “1” ise tüm gelirin tek bir kişide toplandığı bir toplumu ifade ediyor.)
Açıkçası bunlar tek başına bir şey ifade etmeyen soyut sayılar. Doğru bir perspektif elde edebilmek için bunları bize yakın gelir grubundaki ekonomilerin sayılarıyla karşılaştırmalıyız. Böyle yaptığımızda da durumumuzun ne kadar vahim olduğunu görüyoruz. Şöyle ki, Türkiye 38 OECD ülkesi arasında 35. sırada. Gelir dağılımında bizden daha kötü Şili, Brezilya ve Kosta Rika var. 34. sıradaki ülkenin Meksika olduğunu da dikkate alırsak Türkiye’deki gelir dağılımının Latin Amerika ülkeleriyle benzerlik taşıdığını söyleyebiliriz.
“Bu ülkelerle gelir dağılımında benzerliğimizi sağlayan en önemli unsur nedir?” diye sorarsak cevabın büyük ölçüde “işçi hakları ve sendikalaşma” ile ilgili olduğunu görürüz. Bilindiği gibi özellikle 1980 sonrasında Türkiye’de bu haklara ağır kısıtlamalar getirilmiş, ve aradan geçen 45 yılda da hiçbir iktidar bu hakları “hakkıyla” geri koymamıştır. Bunun hiçbir zaman açıkça ifade edilmeyen gerekçesi “gelişmekte olan bir ekonomi olan Türkiye’de çalışan kesimin haklarının artması sonucunda reel işçilik maliyetlerinin artacağı ve bunun da bizim küresel rekabetçiliğimizi zedeleyeceği”dir. (Fiiliyatta, kanun koyucuların sermaye kesimi tarafından rehin alınmış olması veya bu 2 kümenin çıkarlarının üst üste gelmiş olması da mümkün.) Tabi, progresif nitelikli ve tüm mükellefleri kapsayıcı bir vergilendirme sisteminin ve gelirlerin yeniden dağıtılması gibi sosyal demokratik uygulamaların zayıf olması da bozuk gelir dağılımının sebeplerinden. Ancak, aslolan yurttaşların devlet yardımına minimum seviyede muhtaç olması için reel gelirlerinin yüksek tutulması olmalıdır.
Gel gelelim ki, Türkiye’de 45 yıldır gelirin aslan payını sermaye almış olmasına rağmen, bu süreçte ne milli gelir sıralamasında daha yukarılara çıkabildik, ne de gelişmiş ülkelerle mesafeyi daraltabildik. Kısaca, “reel ücretleri düşük tutalım > daha rekabetçi olalım > sermaye birikimi sağlayalım > özel sektör verimliliği artırıcı yatırım yapsın > yüksek kalkınma hızına ulaşalım” stratejisi tutmamıştır.
Tabii ki, bu politikanın ayna yansımasını Türkiye’nin GSYH rakamlarının faktör gelirlerine göre dağılımında da görüyoruz. Milli gelir işgücünün aldığı ücretler, sermayenin elde ettiği kârlar ve rantiyelerin aldığı kira ve faiz gelirlerinin toplamı olarak tanımlanabilir. Türkiye’de işgücünün aldığı ücretlerin milli gelire oranı yaklaşık %33.5 seviyesindedir. Bu ‘anormal’ düşük bir orandır. AB’de işçilerin aldığı pay %57’dir. Bu oranın %32.8 olduğu Arap ülkeleri dışında diğer bizim gibi düşük oranlı ülkelerin tamamı az gelişmiş bile değil, hiç gelişmemiş ülkelerdir.
Sonuçta son 45 yıldır, işveren kesimine milli gelirden hak ettiğinin çok üzerinde bir pay verilmiş olduğu görülüyor. O zaman özel sektör bu birikimleri neden yeni yatırımlara, verimliliğe ve üretim artışına yeteri kadar kanalize etmemiş? Ve diğer can alıcı soru da: Sermaye kesimi ve rantiyeler bu birikimlerle ne yapmış?
İlk sorunun cevabını Türkiye’de bir türlü sürekliliği olan bir “yatırım yapılabilir ortam”ın tesis edilememiş olmasında aramak gerekir. İster yerli, ister yabancı olsun, sermayedarlar yatırım yaptıkları ülkede kanunların üstünlüğünü, çalışan bir hukuk sistemi olduğunu, kayırmacılığın olmadığını, devletin tüm yatırımcılara eşit mesafede olduğunu görmek isterler. Bunun dışında, devletin uzun vadeli kalkınma planlarını, bunlarla ilgili teşvikleri ve uygulamaları görmek isterler. Sayısız defa değişen ihale yönetmelikleri, özel bağlantılarla sağlanan imtiyazlar ve sıklıkla değişen ticaret ve vergi kanunları görmek istemezler. Diğer önemli bir istek de makroekonomik istikrardır. Krizlerin olmadığı, aşırı iniş-çıkışların yaşanmadığı, enflasyon oranlarının kontrol altında olduğu bir ekonomi görmek isterler. Sanırım, Türkiye’de yatırımların bunca sene neden düşük kaldığı netleşmiştir!
İkinci soru olan “sermaye kesimi yatırıma yönlendiremediği bu paraları nasıl değerlendiriyor?” sorusunun kısa cevabı “maalesef ki çoğu zaman ekonominin yararına bir şekilde değil”dir. Ben bunu “ekonomiden sızan sermaye” olarak adlandırıyorum. Ancak, şunu da hemen ilave etmem gerekir: Gerçek veya tüzel olsun herkes, doğal olarak, sahip olduğu kazançları korumak ister, ve buna uygun yatırımlara yönelir. Kimse de kanunların elverdiği şekilde yaptığı yatırımlar nedeniyle suçlanamaz. Ancak kişilerin kendi çıkarları doğrultusunda aldıkları kararlar çoğu zaman ekonominin geneli için doğru olmayabilir. Bunların sonucunda ekonomi kötü etkilenir ve kırılganlaşırsa, hükümetin yapması gereken bu tür yatırımları mümkünse piyasa kuralları içinde kısıtlamaktır. Ancak, öncelik tabii ki böyle hastalıklı bir yatırım ortamının oluşmasını önlemek olmalı (idi!). Haftaya bu ekonomiye faydası olmayan yatırımların (döviz, altın, gayrimenkul, yurtdışı yatırımlar vs. vs.) neler olduğunu ve ekonomik performansımızı neden daha da aşağı çektiğini açıklamaya çalışacağım. (Kesin bir rakam belirlemek zor olsa da, Türkiye'den "sızan" sermayenin yıllık yaklaşık %1.5-3.0 oranında GSYİH büyümesinde kayba yol açtığı öne sürülüyor.)