Bu yazıya başlık olarak telekomünikasyonda ikinci Özal harekâtı ihtiyacı başlığını da koyabilirdim. Anlatacağım ama önce ortamın haritasını çıkarayım. Ortadoğu’da başlayan savaşla birlikte uluslararası sermayenin ve dünya ekonomisinin önde gelen figürlerinin bu coğrafyadan kaçmaya başladıkları haberleri de füze gibi yağmaya başladı. CNN International, ticari havayolu şirketlerinin uçuşlarındaki kısıt nedeniyle özel jetlere olan ilginin arttığını ve haftalık uçuş sayısının altı katın üzerine çıktığını haber yaptı. Sözcü gazetesi bunu “Zenginler İstanbul’a kaçıyor” başlığıyla haber yaparken Katar merkezli yatırım şirketi Al-Daar’ın Türkiye Ülke Temsilcisi Halit Sönmez, Körfez bölgesinde bulunan toplam 1,5 trilyon dolarlık fonun 300-350 milyar dolarlık diliminin yatırım yapacak güvenli liman aradığını söyledi. Bu sermayenin Türkiye’ye gelmesi için Türkiye’nin savaşın siyasi tarafındaki konumunun hayati önem taşıdığını hatırlatan Sönmez, "Türkiye'ye olan güven arttıkça bu fonlardan alınacak pay da artacaktır. Aksi takdirde para her zaman olduğu gibi İngiltere, İspanya ve Portekiz’e gider" yorumunu yaptı.
Sönmez’in odaklandığı alan, işi icabı gayrimenkul projeleri ve bu konudaki uzmanlığı Türkiye’deki tabloyu net bir biçimde anlamayı sağlıyor. Dubai’nin 2023’te 100 milyar dolar, 2024’te 130 milyar dolar ve geçen yıl 185 milyar dolarlık rekor gayrimenkul satış hacmine ulaştığını söyleyen Sönmez, bunun yaklaşık 15 milyar dolarlık kısmının kripto para transferleriyle gerçekleştiğini söylüyor. Türklerin yatırım tutarı, 2025’te önceki yıla göre üç katına çıkarak 3 milyar dolara ulaştığı ve Sönmez, bu rakamın gelecek üç yılda 20 milyar doları geçme ihtimalinin kuvvetli olduğunu belirtiyor. Halihazırdaki tablo ise şu şekilde: Son üç yılda Türkiye’den Dubai’ye giden gayrimenkul, şirket yatırımları ve finansal yatırımların toplam sermaye karşılığı ise 15 milyar doların üzerinde.
İşin değer tarafında da ilginç bir tablo var. Halit Sönmez, Türkiye’de Konut Fiyat Endeksi’nin son iki yılda toplamda nominal fiyat olarak yüzde 70 kadar artmış olmasına rağmen enflasyondan arındırıldığında reel fiyatın yüzde 25 düştüğünü ifade ediyor. Bu tabloyu değiştirecek sermaye akışları, geçmişteki uydu kentlerle şehir merkezlerinin kaydırılması stratejisinden şehir merkezlerindeki kentsel dönüşüm ile buradaki demografinin dönüştürülmesini hedefleyeceği anlaşılıyor.
Bu, İran’dan çok bir Lübnan ve Lübnanlaşma problemi. Hatta Filistin ve yerleşimciler konusunu da bu sürece benzetmek mümkün. Ancak Lübnan bağlantısı daha iyi bildiğim ve telekomünikasyon bağlantısı nedeniyle bizi ilgilendiren asıl örneği oluşturuyor.
Hikayenin başladığı yer ise İstanbul’un semti olan Bebek. 2000’li yılların başlarında e-ticaret yeni yeni gelişirken deppo.com adlı bir e-ticaret sitesinin hikâyesini yazmak için davet edilmiştim. Tempo dergisinde çalıştığıma göre, 2005’ten öncesi olması gerekiyor. Şirketin CEO’su ile görüşürken laf lafı açtı, bu kadar iddialı bir işin teknik altyapısını sormak aklıma geldi. “Sunucular nerede” diye sordum; “arka odada” dedi. Bebek’te boğaza nazır bir dairedeydik ve metrekare değeri olarak bakınca bu tür bir alan kullanımı çok makul görünmüyordu ancak entegre bir iş modeli için operasyon ile altyapının bu kadar iç içe olmasının değeri çok büyüktü. Yine de asıl soru başkaydı: Bebek gibi İstanbul’un köklü semtlerinden birinde, o tarihte uzay teknolojisi olarak nitelenebilecek fiber altyapının ne işi vardı? Aldığım yanıt “Turgut Özal zamanında buralara fiber çektirmiş” oldu. O gün ve daha sonrasında öğrendiklerim sayesinde hikâyeye hâkim olabildim.
Ortadoğu’nun yine böyle karıştığı bir dönemde “Ortadoğu’nun İncisi Beyrut”un başkenti olduğu Lübnan’da dengeler değişmişti. Pink Floyd’un “Get Your Filthy Hands of My Desert” şarkısında anlattığı olaylar yaşanıyordu. Google’da AI Bakışı seçeneği bu olayı “Menachem Begin liderliğindeki İsrail, 1982 Lübnan Savaşı (Celile için Barış Harekâtı) sırasında Beyrut'u kuşatarak şehre girmiştir. Menachem Begin liderliğindeki İsrail, 1982 Lübnan Savaşı (Celile için Barış Harekâtı) sırasında Beyrut'u kuşatarak şehre girmiştir. Bu operasyon, Filistin Kurtuluş Örgütü'nü (FKÖ) Lübnan'dan çıkarmayı amaçlıyordu ve sonuçta FKÖ liderliğinin şehri terk etmesiyle 1982 yazında sonuçlanmıştır. Bu tarihi olay, İsrail-Filistin çatışmasının önemli bir dönüm noktasıdır.” şeklinde anlatıyor.
Bugün yaşadıklarımızın arifesindeki gelişmelere ne kadar benziyor değil mi? İşte o arifede de bölgenin iş merkezi Lübnan’daki sermaye ve şirketler ülkeden kaçıyordu. Bölgeyi terk etmeyi istemeyenlerin değerlendirdiği iki seçenek vardı: Türkiye’de İstanbul ve Yunanistan’da Pire. Yıllar içinde konuştuğum uzmanlar, liman olanakları, sosyal hayat, saat farkı gibi birçok konuda İstanbul’un avantajlı olduğunu söylediler bana. Yunanistan Avrupa’ya daha yakındı ama bir de ipin diğer ucunun bağlandığı taraf vardı. Bu avantajlara karşın Türkiye bu pastadan pay almayı beceremedi. Uzmanların avantajların yanında işaret ettiği yetersizlik ise, telekomünikasyon altyapısıydı. 1980’deki askeri darbenin ardından başbakan olan Turgut Özal, “kaçan bu fırsatın” ardından telekomünikasyon açığını kapatmaya yönelik projelere öncelik veriyor. Bizim, Türkiye’de Netaş ve Teletaş’ın ürettiği ekipmanlar sayesinde sabit hatlı telefonlara kavuşmamızı sağlayan büyük atılımın yansıması, Bebek gibi bir semtte fiber altyapısı bulunması ile kendisini gösteriyordu. Bu ileri görüşlülük müydü? Bir bakıma evet. Özal’ın hayalinin “uluslararası şirketlerin Boğaz’daki binalara yerleşip yaptıkları ticaret ve sağladıkları büyüme ile Türkiye’yi daha zengin bir ülke haline getirmek olduğunu” birden çok kaynaktan dinledim. Bana her dönem vizyoner görünmüştü ancak bütün tarihe baktığımda, içinde Türklerin olmadığı Türkiye hayallerinin en açık biçimde ifade edilmeye başladığı dönemin içinden fark ettirilmeden geçirildiğimizi fark ediyorum. Bu dönemde, ayaklarını Avrupa’da tutup Ortadoğu’da iş yapmaya övgüler düzen iş insanları, yol ve yerleşim alanı inşa edenleri kalkınmacı sanan akademisyenler ve tarlasını müteahhide satarak elde ettiği parayla büyük şehirde inşaat işi yaparak zenginleşen köylülerin kurduğu bir düzenin içine düştük. Bu noktada, yabancıların para vereceği şeyleri satarak tekeri döndürmek ya da 5G’yi Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki demiryolları gibi bir kalkınma kaldıracı olarak kullanarak bu makus kadere bir darbe vurabiliriz.
Savaşın ortasında bir huzur adasına düşsek...
Şu anda savaşla ilgili sıcak haber akışı bizi düşünemez hale getirse de, kısa bir süre için sakin bir adaya çekilip ne olduğunu anlamaya çalışmayı öneriyorum. Bütün bu çatışmalar, Doğu’da Çin’in üretici olarak uluslararası pazarda sahip olduğu gücü tırpanlamayı ve tabii yükselen Hindistan’ın çizilen sınırlar içinde kalmasını sağlamayı hedeflese de, uzun süredir devam eden hareketler aslında Avrupa pazarından kimin pay alacağını belirlemeyi hedefliyor. Bu yaşlı ve zengin kıtanın alım gücü ve zenginliği bu savaş denkleminin tüketim boyutundaki ucunu oluşturuyor. Yaşlı ve zorda kaldığında kıvırma alışkanlığını bildiğimiz Avrupa’nın bu çatışmalar başlamadan önce Münih Güvenlik Konferansı’nda ortaya koyduğu yaklaşımlara bakarak bir rota tespiti yapabiliriz. Kısa bir süre sıcak gelişmelerden uzaklaşıp bir huzur adasında yapacağımız bu değerlendirmenin önemi, Avrupa’nın hâlâ en önemli ihracat pazarımız olmasından, 5G ile yeni şeklini vereceğimiz telekomünikasyon altyapımızın bir ucunun Avrupa olmasından ve sınırdaş olmamızdan kaynaklanan siyasi/ekonomik ilişkimizden dolayı bu kıtanın bizim için kritik olmasından kaynaklanıyor. Bu değerlendirmeyi ilk olarak belgeler üzerinden değil, orada bulunan Milletvekili Oğuz Kaan Salıcı üzerinden yapmak istiyorum. Salıcı ile Şubat 2026’da konferans sırasında uzaktan video görüşme yaptım ama sonraki gerilim sürecinde beklemeyi tercih ettim. Bizim konumumuzu belirlemeye yardımcı olacağını düşündüğüm bu görüşmeyi, yönümüzü belirleme ihtiyacının zirveye çıktığı bugün yayımlamayı uygun görüyorum. Avrupa’nın pozisyonunu ve bu pozisyondaki değişiklikleri olduğu kadar bizim doğru bir rota belirlemek için gereken işaretleri de akla getirmesini umuyorum.
Kerem Özdemir: Oğuz Bey, bize Münih’teki ortamdan bahseder misiniz?
Oğuz Kaan Salıcı: Ben ilk defa geliyorum Münih Güvenlik Konferansı’na. İlk kez davet edildim ama dünyanın dört bir tarafından davetliler var. Bir kompleksin içinde farklı büyüklüklerde salonlar var. İkili görüşmeler de yapılabiliyor. Her başlıkla ilgili daha önce duyurulan toplantılar da yapılabiliyor. Burada yolda yürürken İlham Aliyev’i, Hillary Clinton’ı ya da başka bir devlet başkanını ya da önceki devlet başkanını görme imkânımız var. Burası öyle bir ortam. İki gündür devam ediyor. Yarın da devam edecek ve yarın bitecek.
Kerem Özdemir: Bu ortamda Türkiye ne ölçüde gündem oluyor?
Oğuz Kaan Salıcı: Buradaki toplantılarda doğrudan Türkiye başlıklı bir oturum olmadı. Ama Türkiye’nin adının geçtiği, Türkiye’nin coğrafi olarak telaffuz edildiği oturumlar oldu. Örneğin Suriye ile ilgili oldu. Trans Kafkasya başlığı altında Kafkas coğrafyası ile ilgili olduğu, İlham Aliyev'in konuşmacı olduğu ya da bazı başka oturumlarda oldu. Dolayısıyla hani sadece buradaki konuşulanlardan bir şey çıkarmak çok mümkün değil. Ama şunu ifade etmek mümkün: Türkiye söz konusu olduğunda; son yıllarda özellikle savunma sanayi konusundaki atılımlarıyla ilgili ya da yeni teknolojilerle ilgili gerek Avrupa’da, Fransa’da ve Almanya basınında gerek Amerikan basınında düzenli olarak yazılar çıkıyor. Daha çok savunma ve güvenlik başlığı altındaki yerlerde.
Kerem Özdemir: Siz Türkiye’nin nasıl gündeme gelmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?
Oğuz Kaan Salıcı: Şöyle söyleyeyim. Türkiye’nin etrafındaki sorunları azaltan komşularıyla daha iyi ilişkiler kuran bir role sahip olması gerekiyor çünkü biz sorunlu bir coğrafyadayız, biliyorsunuz. Çatışmaların dünyada var olan aktif çatışmaların büyük bir kısmı genelde bizim etrafımızdaki coğrafyada oluyor. Yani ya Kafkaslarda oluyor, ya Kuzey Afrika tarafında oluyor, ya bizim sınırımızda Ortadoğu’da oluyor ki bu yeni bir durum da değil. Uzun zamandır böyle. Ama işte bazen bu uzun süren çatışmaların çözüldüğü zamanlar da oluyor. Örneğin Ermenistan’la Azerbaycan arasına sağlanan barış ortamı gibi.
Ancak daha yoğun olarak içinde olduğumuz zamanlarda güvenlik kaygılarının en üst boyuta çıktığı, ülkelerin silahlandığı bir durum söz konusu. Tüm dünyada bir silahlanma yarışı var. Bunu görmezden gelmemiz mümkün değil. Avrupa’da da var, Amerika’da da var, Asya’da da var, bizim bölgemizde de var.
Yapılması gereken ilk şey halihazırda var olan yaşamış olduğunuz sorunları ele almak. Bunları sınır sorunu olabilir. İç sorunlar olabilir. Toplumsal barışla alakalı sorunlar olabilir. Ne tür sorunlarsa onları hafifletmek, onları bir an önce bir çözüm yoluna koymak. Çünkü bu tür insanların kafasının karıştığı, ülkelerin kendilerine yeni yollar aradığı, yeni durumlara adapte olmaya çalıştığı zamanlarda statüko değişir ve yeni statükonun sizin lehinize olup olmayacağını anlayana kadar çok şey kaybedersiniz.
Kerem Özdemir: Bu tablo içinde önceliğimiz ne olmalı?
Oğuz Kaan Salıcı: Bence bizim bir an önce yapmamız gereken şeylerden bir tanesi içimizdeki ya da etrafımızdaki komşularımızda yaşanan sorunları mümkün olduğunca azaltarak olabildiğince küllendirerek götürmeye çalışmamız gerekiyor. İşte Suriye’de yakın zamanda biliyorsunuz bir anlaşma oldu, SDG ile Şam yönetimi arasında.
Dolayısıyla bunun uygulanabilmesini sağlayıp o defterin bir an önce kapanmasını Türkiye'nin sınır güvenliğini sağlama anlamında aşama kaydedilerek kapanmasını sağlamak gerekiyor. Bir örnek olarak bunu verebiliriz.
Kerem Özdemir: İran’daki durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Oğuz Kaan Salıcı: Şimdi İran’da durum sorunlu. Şöyle sorunlu: Birincisi katı bir rejim var. Toplumsal olaylara sert bir şekilde müdahale ediyor ve kendisini reforme etmeme yönünde de özel bir çaba gösteriyor. Öbür taraftan bu rejim bizim komşumuz. Uzun zamandır sınırı değişmeyen konuşumuz ve 90 milyonluk bir komşumuz.
Ve bir yandan da Amerika Birleşik Devletleri düzenli olarak vuracağım seni diyor. Şimdi böyle bir tabloyu konuşuyoruz aslında. Şimdi böyle bir tabloyu konuşurken en son Suriye’de yaşadıklarımızı hatırlayarak konuşmamızda fayda var. Suriye’de ilk savaş 14 yıl sürdü. Türkiye'ye gelen sığınmacı sayısı resmi rakamlarla gerçek rakamlar arasında uçurumun olduğu rakamlar ama sonuçta milyonlar konuşuyoruz.
Benzer bir durum İran'da olursa, İran’da yaşanırsa… 20 milyon yani 20-22 milyon nüfus olan bir Suriye'den Türkiye'ye 4-5 milyon insan geldiyse 90 milyon nüfusu olan bir İran’dan ne kadar büyük bir insan göçü olur Türkiye’ye. Ne kadar büyük acılar yaşanır. Bunu doğru okuyabilmek lâzım. Dolayısıyla şu anda gördüğümüz kadarıyla diplomasiye bir fırsat verilmiş durumda.
Bölge ülkelerinin tamamı aslında İran’la eskiden beri çok derin problemler yaşayan ülkeler dahil olmak üzere Amerika'nın İran’a müdahalesine karşı çıkıyorlar zaten. Dolayısıyla böyle bir ortamda diplomasiye de bir şans tanınmışken bu diplomasi ortamını kullanmak doğru değerlendirmek, kimsenin canına kast edilmeden bu meselelerin olabildiğince hızlı bir şekilde anlaşmayla diyalogla sonuçlanmasını sağlamak gerekiyor ki umarım böyle olur. Öbür türlüsü gerek bölgemiz için gerek ülkemizin yaşayacağı sorunlar yük açısından olumsuz sonuçlar getirecek diye düşünüyorum.
Kerem Özdemir: Avrupa için değerlendirmeniz ne olur?
Oğuz Kaan Salıcı: Avrupa tarafının düşüncesini Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in yapmış olduğu konuşmadan alabiliriz. Almanya yani Sayın Başbakan şöyle söylüyor: Amerika ile bizim aramızda, Avrupa Birliği’nin arasında Avrupa’nın arasında aşılmaz olduğunu düşündükleri bir güvenlik anlaşması vardı. O güvenlik anlaşması şu anda neredeyse ortadan kalktı. NATO üyesi ülkeler Amerika'nın NATO’daki katkının yüzde 5’e çıkarılmasını zorlamasıyla karşı karşıyalar. II. Dünya Savaşı’ndan beri bu kadar savunmaya, güvenliğe harcama yapmayan ve şu anda hızlı bir şekilde bu harcamaları yapmaya çalışan bir Avrupa’yla karşı karşıyayız. Bir yandan Safe denilen bir Avrupa Güvenlik Mimarisi’nin yeniden oluşumu söz konusu. Bunun için ekonomik katkılar veriyor ülkeler. Bir yandan da Amerika’nın “artık ben senin yükünü taşımayacağım, NATO’da” dediği bir ortamla karşı karşıyayız.
Rusya’nın Ukrayna’yı işgali söz konusu ve 4-5 yıldan beri bu Avrupa için önemli bir konu. Sadece toprak işgali anlamında önemli bir konu değil; enerji açısından, doğal gaz açısından, Avrupalıların ısınması, barınması birçok açıdan, Ukraynalı mültecilerin Polonya ve diğer ülkelere göçü üzerinden birçok açıdan önemli. Bizim için de doğal olarak önemli. Ama böyle bir çerçeve içinde Avrupalılar gelecek yeniden şekilleniyor diye düşünüyorlar. Ama o şekillenmenin nasıl olacağı henüz tanımlanabilmiş değil. Tartışmalar var. Bu konuda kafa karışıklığı da var.
Bu konuda farklı görüşler de var ama netleşmiş bir rota henüz yok. Ama Avrupalılar şunun farkında. Bundan sonra daha fazla şekilde Avrupa'nın güvenliği kendisinin yatırım yapması gerekiyor ve kendi güvenliğini kendi sağlaması için de çaba göstermesi gerekiyor. Bu konuda bir mutabakat var.
Kerem Özdemir: Bunun Türkiye’ye nasıl yansımasını bekleyebiliriz?
Oğuz Kaan Salıcı: Şimdi Türkiye’nin yeniden önemsenmeye başlandığı bir ortam ile karşı karşıyayız. Bunu Friedrich Merz’in açılış konuşmasında da duyduk; Türkiye’nin adı da verilerek “Avrupa yeni ortaklar arayacaktır” şeklinde. Ama biliyorsunuz bizim Avrupa Birliği ile ilişkimiz daha çok üyelik ve üyeliğe dahil olmakla alakalı bir ilişki. Bir Gümrük Birliği var. Türkiye o Gümrük Birliği’nin yenilenmesini istiyor. Güncellenmesini istiyor ki bu doğru bir talep.
Bunun bir an önce yapılması gerekiyor. Ama öbür taraftan da Türkiye’ye yönelik açık, net bir üyelik perspektifi de konmuyor. Şimdi böyle bir çerçeve içinde Avrupa kendisini zorlanmış hissediyor. Darda hissediyor. Hatta Hindistan’la yakın zamanda biliyorsunuz bir serbest ticaret anlaşması yaptı. Çin’le ilişkilerini geliştirmeye çalışıyor. Yani Avrupa’ya olan bağımlılığını azaltmaya çalışıyor. Avrupa özür dilerim Amerika’yla olan bağımlılığını azaltmaya çalışıyor.
Amerika’yla ilişkiler tabii ki kesilmeyecek ama bir bağımlılık ilişkisi şeklinde yürümesin diye çaba gösteriyorlar. Şimdi böyle bir ortamda Türkiye’ye ciddi şekilde ihtiyaçları var. Hem Avrupa’nın savunması, güvenliği açısından ihtiyaçları var. Hem yeni Avrupa Güvenlik Mimarisi’ne katkı sunabilecek, bölgede güçlü ve istikrarlı bir ülke olarak Türkiye'ye ihtiyaçları var. Türkiye'ye dair eleştirileri de var.
Kerem Özdemir: Karşılıklı ilişkiler anlamında hassas noktalar neler?
Oğuz Kaan Salıcı: Böyle bir ortamda bizim Doğu Akdeniz’i denklem dışı tutma şansımız yok. Yani Kıbrıs meselesini çözmeden Güney Kıbrıs’ı üye olarak kabul eden bir Avrupa’yla karşı karşıyayız. Ama şu anda gelmiş olduğumuz noktada bu konuları çözebilecek bir irade de oluşabilir; Türkiye tarafında böyle bir irade olduğu sürece. Söylem düzeyinde Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Avrupa Birliği’ne ilgisi devam ediyor ama aslında fiilen bu konuda çok bir şey yapılıyor değil.
Dolayısıyla Türkiye tarafında da demokratik reformların yapılması, vize serbestisine dair adımların atılması, Gümrük Birliği güncellemesinin yapılması ve tam üyelik konusunda bastıran, talep eden, kendi ev ödevlerini doğru yapan bir Ankara, Avrupa Birliği tarafında da güvenlik mimarisinin bir parçası olması talebiyle Türkiye’nin daha etkili, daha güçlü olduğunu düşünüyorum. Ondan önceki argümanları tekrarlamıyorum. Çünkü ondan önceki argümanların tamamı geçerliliğini sağlıyor zaten. Üstüne bir de güvenlik mimarisinin bir parçası olan Türkiye’ye ihtiyaç olduğunu gördüğümüz zaman bu ilişkinin hızlı ilerleyebilecek bir ilişki olacağı olabileceği kanaatindeyim. Ama bunun için Türkiye’nin üzerine düşen işler var. Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetinin yapması gereken işler var. Avrupa Birliği üyelerinin yapması gereken işler var. Kolay mı? Değil. Ama zaten zor işler bu tür hesap aralıklarının genişlediği zamanlarda çözülür.
Kerem Özdemir: Avrupa Birliği hem Hindistan hem de Latin Amerika ile serbest ticaret anlaşmaları yapıyor. Bizim bu yeni ortama uygun bir anlaşma yapmamız ne kadar sürer?
Oğuz Kaan Salıcı: Şöyle söyleyeyim. Geçen hafta [Komşuluk ve Genişlemeden Sorumlu Avrupa Komisyonu Üyesi] Marta Kos gelmişti Türkiye’ye. O zaman dönüşte yapmış olduğu açıklamalar pozitif açıklamalardı. Bugün de burada bir oturumda konuşmacıydı. Avrupa Birliği’nin genişlemeden sorumlu yöneticisi Türkiye ile ilgili pozitif cümleler kuruyor.
Gümrük Birliği’nin güncellenmesi konusunda, “Brüksel’e önemli ödevlerle gidiyorum” demişti en son Ankara’dan ayrılırken. Dolayısıyla orada bir mesafe alınacağını görüyoruz.
Eğer Gümrük Birliği’ni güncelleme konusunda bir mesafe alınırsa Avrupa’nın yapmış olduğu hem Latin Amerika’yla (MERCOSUR) hem de Hindistan’la yapmış olduğu anlaşmaların ardından uzun vadeli olarak Türkiye’nin pazarlarındaki rekabet gücünü daha diri tutabilecek bir noktaya taşınabileceği kanaatindeyim. Hiç etkilemez diyemeyiz. Tabii ki etkileyecektir.
Ama Avrupa'da zaten bu anlaşmaları yaparken bu anlaşmaların kısa vadeli getirileri üzerinden bakarak bu anlaşmaları yapıyor. 20 sene sonra bu anlaşmaların durumu ne olur? Onlar da şu anda bilmiyorlar. Onlar da görecekler. Biz de göreceğiz açıkçası.
Burada ele aldığımız olguların bir kısmının aradan geçen bir ayda değiştiği aşikâr ancak bir ay önce neleri nasıl konuştuğumuzu hatırlamak açısından bunları da dokunmadan aktarıyorum. Yapay zekâ çağının gerçekliği, her şeyi bellekte tutarken doğru sonuçları elde etmek mümkün oluyor. Özellikle İran ile ilgili tablo değişmiş olsa da, bu değişimin de zekâyı geliştirecek bir istihbarat olarak zekâmızı beslemesine izin vermek gerekiyor. Sonuçta her şey 5G’nin ve ülkenin ekonomisini belirleyici kararlar alırken bize yardımcı olacak deneyimleri oluşturuyor.