Fazıl Say bu kez cazla konuşuyor
Bir dönem gelir sanatçıların kariyerlerinde öyle bir eşik olur ki, geriye bakmakla ileriye yürümek aynı anda gerçekleşir. Fazıl Say’ın yeni projesi “Say Plays Jazz on Tour with Škoda” tam da böyle bir eşikte duruyor. Yıllardır klasik müzikle kurduğu derin ilişkiyi bu kez cazın doğaçlamacı diliyle genişletiyor; ama bunu bir “geçiş” gibi değil, bir “genişleme” olarak yapmak istiyor. Çünkü burada mesele yalnızca tür değiştirmek değil. Mesele, anlatının biçimini yeniden kurmak. Sanatçının klasik müzikteki yaratıcı diliyle cazın doğaçlama ruhunu buluşturduğu bu özel proje, Fazıl Say Jazz Quintet ile hayat bulurken Škoda, bu yolculuğa eşlik ediyor. Pozitif Müzik organizasyonuyla gerçekleşecek turne, Türkiye genelinde 7 şehir ve 10 konserle müzikseverlerle buluşuyor.
Projeye yakından bakınca şunu fark ediyorsunuz: Bu bir yorum projesi değil. Fazıl Say, cazı “çalmak” yerine onun içinde yeniden yazıyor. Yeni besteler var, eski eserlerin dönüştürülmüş halleri var ama asıl olan, bu iki dünyanın birbirine değdiği o ince hat. Ve o hatta yalnız müzik yok: Toplumsal meseleler, doğa, şehir, insan… Hepsi bu repertuvarın içine sızmış durumda. Bu nedenle konser, yalnızca kulağa değil, zihne de hitap eden bir deneyime dönüşüyor.
Bu yazımın devamı ve köşemdeki diğer yazılarımın ayrıntıları için lütfen https://www.ekonomim.com/yasam-keyfi adresine geçiniz...
BİFO ile geçmişten bugüne uzanan bir gece
Daha ilk notasında size nasıl bir akşam yaşayacağınızı fısıldayacak bir konser: František Macek yönetimindeki Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası, Alman romantizminin o karanlık ve büyülü dünyasına açılan bir kapıyla dinleyiciyi karşılıyor: Carl Maria von Weber’in Freischütz Uvertürü…
Doğanın, aşkın ve bilinmeyenin iç içe geçtiği bir atmosfer. Sanki sahnede yalnız müzik değil, bir hikâye de kuruluyor. Daha ilk bölümde dinleyici, konser salonundan çok bir masalın içine giriyor.
Ardından sahne, edebiyatın en büyük aşk hikâyelerinden birine açılıyor. Pyotr İlyiç Çaykovski’nin Romeo ve Jülyet Uvertürü… Shakespeare’in kelimelerle kurduğu o trajik dünya, bu kez melodilerle yeniden anlatılıyor. Tutku, çatışma, kaçınılmaz son… Hepsi müziğin içinde, ama sözsüz. Bazı hikâyeler okunmaz, duyulur.
Gecenin bir başka önemli durağı ise genç kuşağın dikkat çeken isimlerinden Salih Can Gevrek. Zarif tekniği ve şiirsel yorumuyla tanınan Gevrek, bu konserde yalnızca bir solist olarak değil, anlatının taşıyıcılarından biri olarak sahnede. Eğitimini Ankara’dan Londra’ya uzanan bir çizgide tamamlayan, Wigmore Hall ve Barbican Centre gibi sahnelerde iz bırakmış bir müzisyen olarak, bu akşamki performansında farklı bir katman açıyor. Çünkü bu kez repertuvar, alışıldık klasiklerden biraz daha öteye uzanıyor.
Osmanlı sultanları ve saray yüksek erkânına ait müzelik eserler müzayedesi
Eski eşyalar yalnızca bir nesne değildir. Onlara baktığınızda, bir dönemin havasını, bir insanın gölgesini, bir tarihin ağırlığını hissedersiniz. Arthill’in 10 Mayıs’ta gerçekleştireceği bu müzayede de tam olarak böyle bir karşılaşma vaat ediyor. Osmanlı sultanlarından devlet erkânına uzanan geniş bir yelpazede 132 eser bulunuyor… Ama mesele sayı değil. Mesele, bu parçaların taşıdığı hikâye.
Müzayedede öne çıkan eserler arasında, Sultan Abdülaziz’in bastonu, Sultan II. Abdülhamid’in fişek tabancası ve Sultan V. Mehmed Reşad’a ait altın yüzük gibi parçalar yer alıyor. Bu tür objelere bakarken insan ister istemez şunu düşünüyor: Bir zamanlar bir sarayın içinde, bir odada, bir elin parçasıydılar. 10 Mayıs’ta ise bir koleksiyonun parçası olmaya hazırlanıyorlar. Tarih, bazen bu kadar sessiz yer değiştiriyor.
Bu müzayede yalnızca Osmanlı’yı anlatmıyor. Aynı zamanda geçişleri de gösteriyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün adına basılmış CHF altını, bu tarihsel sürekliliğin bir başka yüzü. Yanında Mehmet Talat Paşa’nın cep saati, Fahreddin Paşa’nın mührü ve tüfeği, Mehmet Fazıl Paşa’nın tabakası… Hepsi birlikte bakıldığında, bu toprakların sadece siyasi değil, kişisel tarihini de gözler önüne seriyor.
Kuşaklar arasında yeniden konuşmayı öğrenmek
İletişim dediğimiz şey, çoğu zaman konuşmakla karıştırılıyor. Oysa mesele konuşmak değil, anlaşabilmek. Hele ki farklı kuşaklar söz konusu olduğunda… Bugünün dünyasında aynı evde yaşayan insanlar bile farklı zamanların içinden geliyor. Birinin alışkanlığı, diğerinin itirazı; birinin doğrusu, diğerinin sorgusu oluyor. Ve çoğu zaman bu farklar, sessiz bir mesafeye dönüşüyor.
İşte bu noktada TİKAV’ın başlattığı “Kuşaktan Kuşağa Konuşuyoruz” projesi, bu mesafeyi azaltmaya değil, önce onu fark etmeye davet ediyor.
Proje, özellikle kırsal bölgelerde yaşayan kadınlara odaklanıyor. Ama mesele yalnızca coğrafya değil. Bu aslında Türkiye’nin birçok yerinde, birçok evde yaşanan ortak bir durum.
Akfen Yenilenebilir Enerji’nin desteklediği proje kapsamında, rüzgâr, güneş ve hidroelektrik santrallerinin bulunduğu bölgelerde eğitimler düzenleniyor. Mersin’den Osmaniye’ye, Aydın’dan farklı yerleşimlere uzanan bu yolculuk, yalnızca bir eğitim programı değil; aynı zamanda bir farkındalık süreci. Kadınlar burada yalnızca iletişimi öğrenmiyor, kendi seslerini de yeniden keşfediyor.
20 yıllık bir hafıza arşivi: Kadın Gözüyle Hayattan Kareler
Fotoğraf dediğimiz şey, çoğu zaman bir anı dondurmak olarak anlatılır. Oysa mesele sadece zamanı durdurmak değil; o ana nasıl baktığımızdır. Anadolu Hayat Emeklilik tarafından düzenlenen Kadın Gözüyle Hayattan Kareler yarışması, tam 20 yıldır bu bakışı görünür kılıyor. Aynı şehirler, aynı sokaklar, aynı hayatlar… Ama farklı bir dikkat, farklı bir duyarlık, farklı bir sezgiyle yeniden kuruluyor. Bu yılın sonuçları da bunu bir kez daha hatırlatıyor.
Birincilik ödülünü İlham Kazdal, “Bulmaca” adlı fotoğrafıyla aldı. İsmi bile yeterince şey söylüyor aslında. Hayatın kendisi gibi… Parçalı, katmanlı, bazen çözülemeyen.
İkincilikte Ayşe Eslem Aydın var. “Rengârenk Gülümse”… Başlığın içindeki iyimserlik, fotoğrafın duygusunu neredeyse önceden fısıldıyor.
Üçüncülük ise Gülsün İnan’ın “Momentum” adlı karesine verildi. Hareketin, geçişin ve zamanın içindeki o görünmez akışın fotoğrafı gibi. Mansiyon alan eserler de en az bu üçlü kadar güçlü:
Afet Şener “Ateşle Dans”, Belma Arslan “Yokluk”, Berrin Kahraman ise “Torakçılar” ile ödüle uzanıyor.