Baharın ritmi İş Sanat’ta yaşanacak
İstanbul’da bahar yalnızca doğanın uyanışı değildir; aynı zamanda sanatın da hareketlenmesidir. Kentin kültür hayatına uzun yıllardır nitelikli programlar sunan İş Sanat, bu baharda da müziğin farklı dönemlerini, dansın görkemini ve edebiyatın güçlü metinlerini aynı çatı altında buluşturuyor. Programda dünyaca tanınmış sanatçılarla birlikte, özgün yerli projeler ve genç müzisyenlerin sahne aldığı konserler yer alıyor. İş Kuleleri Salonu, nisan ve mayıs boyunca ritmin, melodinin ve hikâyelerin izini süren bir sanat yolculuğuna davet ediyor.
Sezonun dikkat çeken konserlerinden biri, kemanın özgür ruhlu virtüözü Gilles Apap ile Camerata Zürich’in buluşması. Teknik ustalığını doğaçlamaya açık yorumuyla birleştiren Apap, Camerata Zürich ile birlikte 2 Nisan akşamı sahnede olacak. Konserin repertuvarı da en az yorumcuları kadar renkli: Béla Bartók’un halk müziğinden beslenen Rumen Halk Dansları, Antonio Vivaldi’nin etkileyici konçertolarından biri ve Giuseppe Tartini’nin keman repertuvarının en çarpıcı eserlerinden sayılan, halk arasında “Şeytanın Trili” diye anılan sonatı dinleyicilerle buluşacak.
İş Sanat’ın bahar programındaki en görsel ve dramatik etkinliklerden biri ise Viva La Vida. Enrique Gasa Valga Dans Topluluğu’nun sahneye taşıdığı bu yapım, 20. yüzyılın en çarpıcı sanat figürlerinden Frida Kahlo’nun hayatından ilham alıyor. Roberto Tubaro’nun müzikleri ve Valga’nın koreografisiyle şekillenen gösteri, Greta Marcolongo’nun güçlü vokali eşliğinde izleyiciyi Kahlo’nun renkli ama aynı zamanda acıyla yoğrulmuş dünyasına götürüyor. 8 Nisan akşamı sahnelenecek bu gösteri, sanat tarihinin en ilham verici kadınlarından birine sahnede yapılmış etkileyici bir saygı duruşu niteliğinde.
Bu yazımın devamı ve köşemdeki diğer yazılarımın ayrıntıları için lütfen https://www.ekonomim.com/yasam-keyfi adresine geçiniz...
Fener’den Balkanlara uzanan bir hikâye
İstanbul’un tarihine bakarken bazen tek bir mahalle bütün bir imparatorluğun aynası gibi görünür. Haliç kıyısındaki Fener de işte böyle bir yer. Küçük bir mahalle ama etkisi Balkan başkentlerine, saray koridorlarına ve diplomasi masalarına kadar uzanan bir tarih… Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi’nde (ANAMED) açılan “Cümle Fener Burada: Hane, Mahalle, Saray ve Şehir” başlıklı sergi, bu çok katmanlı hikâyeyi gözler önüne seriyor. Küratörlüğünü Namık Günay Erkal, Firuzan Melike Sümertaş ve Haris Theodorelis-Rigas’ın üstlendiği sergi, 24 Ocak 2027’ye kadar ziyaret edilebilecek.18. yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı Devleti’nin Fenerli Rum devlet adamlarını Eflak ve Boğdan voyvodalıklarına ataması, Fener’i yalnızca bir mahalle olmaktan çıkarıp uluslararası bir siyasal merkeze dönüştürdü. Serginin çıkış noktası da bu. 1719’da Bükreş’te yaşayan bir âlimin yazdığı mektupta geçen şu cümle, serginin ruhunu özetliyor: “Cümle Fener burada; artık İstanbul’u hatırlamıyorum.” Bu söz aslında bir gerçeği anlatıyor: Fenerli seçkinler yalnızca İstanbul’da değil, Balkan prensliklerinde de güçlü bir siyasi ve kültürel ağ kurmuşlardı.
ANAMED’in dört yıl süren “Fenerlilerin Maddi Dünyası” araştırma programı kapsamında hazırlanan sergi, işte bu ağın izini sürüyor. Sergide ziyaretçiyi yalnızca tarihsel metinler karşılamıyor. Nadir kitaplar, arşiv belgeleri, haritalar, tablolar ve mimari çizimler sayesinde yaklaşık bir yüzyıla yayılan bir kültürel dünya adım adım görünür hale geliyor,
Venedik’te bir selam: Nilbar Güreş’ten “Gözlerinizden Öperim”
Dünyanın en prestijli sanat etkinliklerinden biri olan Venedik Sanat Bienali, 61. edisyonunda Türkiye Pavyonu ile dikkat çekici bir projeye ev sahipliği yapacak. İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın (İKSV) koordinasyonunda gerçekleşen pavyonda, sanatçı Nilbar Güreş, izleyicileri "Gözlerinizden Öperim" başlıklı sergisiyle selamlayacak. 9 Mayıs – 22 Kasım tarihleri arasında Arsenale’de ziyaret edilebilecek olan sergi, sanatçının geçmiş dönem işlerinin yanı sıra bu bienal için özel olarak tasarladığı yeni yapıtlarını ilk kez gün ışığına çıkaracak. Serginin ismi, Anadolu’nun gündelik dilinde samimiyet, nezaket ve derin saygıyı ifade eden bir selamdan geliyor. Nilbar Güreş, bu sıcak ifadeyi bir sergi başlığına dönüştürerek izleyiciyle insani bir bağ kurmayı hedefliyor. Sanatçının disiplinlerarası pratiği; fotoğraf, video ve kolajın yanına son yıllarda eklenen büyük ölçekli heykellerle genişliyor. Serginin en dikkat çekici yanlarından biri de üretim süreci:
Kolektif Emek: Yapıtlar, Aralık 2025 ile Mart 2026 arasında heykeltıraşlar, terziler ve metal ustalarıyla birlikte İstanbul’da üretildi.
Hafıza Taşıyıcısı: Malzemeler sadece birer form değil, aynı zamanda emeğin ve toplumsal hafızanın birer parçası olarak ele alındı.
Müziğin, tutkunun ve sahnenin zaferi
Çolpan İlhan & Sadri Alışık Tiyatrosu ile Piu Entertainment ortak yapımı olarak sahnelenen Amadeus, Peter Shaffer’ın kaleminden çıkan bir oyun, müzik tarihinin iki büyük figürü Mozart ve Salieri arasındaki gerilimli ilişkiyi sahneye taşıyor. Deha ile kıskançlık, tutku ile hayranlık arasında gidip gelen bu hikâye, ilk sahnelendiği günden beri Türkiye’de tiyatro seyircisinin büyük ilgisini gördü.
Yönetmen Işıl Kasapoğlu’nun rejisiyle hayat bulan yapım, pandemi ve deprem gibi zorlu dönemlerin gölgesinde bile sahneden kopmadı. Bu yönüyle yalnızca bir tiyatro prodüksiyonu değil; sahneye duyulan inatçı bağlılığın da simgesi haline geldi.
Oyunun merkezinde, müzik tarihinin en dramatik karşılaşmalarından biri var.
Selçuk Yöntem (Salieri): Tanrı tarafından seçildiğine inanan ama Mozart’ın dehası karşısında sarsılan bir sanatçının iç hesaplaşmasını sahneye taşıyor.
Tansu Biçer (Mozart): Dehanın taşkın enerjisini ve kırılganlığını aynı anda sahnede var ediyor.
Özlem Öçalmaz / Dilan Çiçek Deniz (Constanze Weber): Mozart’ın hayatındaki duygusal dengeyi temsil ediyorlar.
Sessiz Ayakkabılar: Gazze’nin yarım kalan hikâyelerine sanatsal bir ağıt
Nevçarşı bünyesindeki Kalyon Kültür Zone, sanatçı Ali Uslu’nun Gazze’deki çocuk ölümlerine dikkat çeken “Sessiz Ayakkabılar” sergisine ev sahipliği yapıyor. Serginin kalbinde 200 çift seramik çocuk ayakkabısı yer alıyor. Sanatçının malzeme olarak seramiği seçmesi tesadüf değil; seramik, tıpkı bir çocuk hayatı gibi hem çok kırılgan hem de toprakla bütünleştiği için bir o kadar kalıcı.
Yerde sahipsizce duran bu küçük pabuçlar; oyun parklarını, okul yolunu ve bayram neşesini değil, bu kez adımları yarım kalmış çocukları temsil ediyor. Sergi alanındaki iki tablo ise Gazze’nin yıkıntılarını fırça darbeleriyle mekâna taşıyarak, bu sessiz ayakkabıların neden sahipsiz kaldığını izleyiciye hatırlatıyor.
Ateş, manzara ve bir sofra hikâyesi
İstanbul'da bir restoran açmak yalnızca ticari bir girişim değildir; bu kadim şehrin katmanlı ruhuna, mimarisine ve damağına karşı bir sorumluluk üstlenmektir. Bu sorumluluğu son yirmi yıldır en zarif ve sürdürülebilir biçimde taşıyan isimlerin başında ise hiç kuşkusuz Gülin ve Yücel Özalp çifti geliyor. Desert Group çatısı altında attıkları her adımda aslında İstanbul'un giderek kaybolmaya yüz tutan "gastronomi görgüsünü" ve "mekân hafızasını" koruma altına almayı hedefliyorlar. Onların hikâyesi, bir şehrin tadını sadece tabakta değil; o binanın taşında, o sokağın havasında ve geçmişin hatırasında arama hikâyesi.
Bu zengin portföyün son halkası, Gümüşsuyu'nun eşsiz panoramasına bakan Tere. Topaz'ın tarihi binasında, onun mirasını onurlandırarak açılan Tere, Özalp çiftinin yeme-içme dünyasındaki olgunluk döneminin belki de en samimi yansıması.