Amasra’da resimle buluşan bir hafıza
Amasra’ya her gelişimde aynı manzaraya bakıyorum ama aynı şeyi görmüyorum. Çünkü bu kasaba yalnızca coğrafyasıyla değil, taşıdığı ve yavaş yavaş kaybettiği kimi değerlerle de okunması gereken bir yer. Fatih Sultan Mehmet’in “çeşm-i cihan” dediği o eşsiz görünüm hâlâ orada. Büyük Ada ile Boztepe’nin kurduğu doğal liman, Karadeniz’in sertliğine karşı sığınılacak bir alan yaratıyor. Rüzgâr hâlâ iyot kokusunu taşıyor. Bulutlar hâlâ denizi kurşuniye boyuyor. Müthiş bir gün batışı izleyebiliyorsunuz.
Ama bu manzaranın içinde insanın kurduğu hayat, aynı dirençle varlığını sürdüremiyor. İşte bu yüzden Amasra’ya bakmak yetmiyor; onu anlamak gerekiyor.
Türkiye İş Bankası’nın Anadolu Sergileri kapsamında Amasra’ya taşıdığı “Kıyıdan Bakmak” seçkisi, klasik anlamda bir sergi olmanın ötesine geçiyor. Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi koleksiyonundan gelen ve aralarında Halil Paşa, Namık İsmail, İbrahim Çallı, Feyhaman Duran, Afife Ecevit, Hulusi Mercan, Saime Belir ve Ercüment Kalmık gibi sanatçıların eserlerinin de yer aldığı seçki, içeride denizle kurulan estetik ilişkiyi anlatırken, dışarıda gerçek denizle, gerçek kıyıyla buluşuyor.
Bu serginin arkasındaki kurumsal irade de ayrıca vurgulanmalı. İş Sanat Genel Müdürü Zuhal Üreten yönetiminde şekillenen bu yaklaşım, sanatı yalnızca merkezde tutmak yerine Anadolu ile buluşturmayı hedefleyen bilinçli bir kültür politikası olarak dikkat çekiyor.
Yerel sahiplenme de dikkat çekiciydi: Amasra Kaymakamı Muhammed Çetin ve Belediye Başkanı Recai Çakır, bu tür kültürel buluşmaların ilçe için taşıdığı değerin farkında olan bir yaklaşım sergiliyordu. Sanatın yerel yönetimlerle birlikte hayat bulduğu örnekler, kültürel süreklilik açısından her zaman daha kalıcı izler bırakıyor.
Bu yazımın devamı ve köşemdeki diğer yazılarımın ayrıntıları için lütfen https://www.ekonomim.com/yasam-keyfi adresine geçiniz...
Başkentte 40 yıllık bir ses: Uluslararası Ankara Müzik Festivali
Bazı şehirler vardır; kendini hemen ele vermez. Ankara da öyle… Ama bir akşam, doğru salonda, doğru sesle karşılaştığınızda şehrin bütün kapıları birden açılır. O ağırbaşlı, mesafeli gibi görünen başkent, bir anda size başka bir yüzünü gösterir. Sözünü sakınan birinin bir anda içini dökmesi gibi…
Bu yıl 40’ıncı yaşını kutlayan Uluslararası Ankara Müzik Festivali, işte tam da bu kapıyı aralıyor.
Sevda-Cenap And Müzik Vakfı tarafından düzenlenen festival, yalnızca konserler dizisi değil; başkentin kültürel belleğini taşıyan en önemli yapılardan biri. Bir anlamda Ankara’nın “konuşma biçimi” bu festival. Ve o dil, 40 yıldır hiç kesintiye uğramadan sürüyor.
Kültürümüzde “40” sayısı tesadüf değildir. Olgunluğu, sürekliliği ve tamamlanmayı anlatır.
Bir şeyin “yerleşmesi” için geçen zamanı… Bu festival de tam olarak bunu temsil ediyor. Kolay kurulmuş, kendiliğinden büyümüş bir yapı değil bu. Aksine; yıllar içinde ekonomik zorlukları, değişen kültür politikalarını, seyirci alışkanlıklarını aşarak bugünlere gelmiş bir direnç hikâyesi.
Bugün hâlâ aynı kararlılıkla sürdürülen bu yolculuk, Ankara’nın dünyayla kurduğu en güçlü sanat köprülerinden biri. Ve belki de en önemlisi, bu köprü tek yönlü değil; hem dışarıdan içeriye hem içeriden dışarıya sürekli bir akış var.
Bu yıl 17 ülkeden 800’ü aşkın sanatçı Ankara’ya geliyor. Senfoni orkestraları, operalar, baleler, caz toplulukları ve oda müziği konserleri… Ama asıl mesele sayı değil. Asıl mesele şu:
Ankara, bir ay boyunca dünyayı dinliyor… ve kendini dünyaya dinletiyor. Tiflis’ten Jakarta’ya, Avrupa’dan Asya’ya uzanan bu geniş yelpaze, müziğin aslında nasıl evrensel bir dil olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Bir kemanın sesiyle bir başka coğrafyaya, bir koro ile başka bir kültüre dokunuyorsunuz. Ve fark ediyorsunuz ki, müzik bazen en güçlü tercümandır.
Ankara’da festivalle bir ay: Müziğin takvimi değil, hikâyesi
40. Uluslararası Ankara Müzik Festivali, Ankara Festival Orkestrası'nın Cenap And anısına verdiği konserle başladı. Konserde, şef Orhun Orhon yönetimindeki orkestra, mezzosoprano Ezgi Karakaya solistliğinde, Hector Berlioz'un "Les Nuits d'Ete Op. 7" eserini ve Joseph Haydn'ın "103. Senfonisi"ni yorumladı.
Sevda-Cenap And Müzik Vakfı Başkanı Ali Başman, konser öncesi yaptığı konuşmada, 40. Uluslararası Ankara Müzik Festivali dolayısıyla davetlilerle bir arada olmanın mutluluğunu ve gururunu yaşadığını söyledi. Bugüne kadar gerçekleştirilen 39 festivalde, 67 ülkeden 15 bini aşkın sanatçı, 623 solist ve 272 şefin bir araya geldiğini, 765 konser ve etkinlik yapıldığını belirten Başman, bu festivallerde dil, din ve ırk ayrımı yapılmadan kültürlerin paylaşıldığını ifade etti.
Festivalin programlarına baktığınızda tarihler görürsünüz. Ama biraz dikkat ederseniz aslında bir ritim fark edersiniz. Uluslararası Ankara Müzik Festivali’nin 4 Nisan’da açılış etkinliği ile yolculuğun ilk cümlesi kurulmuştu.
Zamana karşı duran bir görsel yolculuk
Bazı sergiler vardır; duvara asılmış fotoğraflara bakmazsınız sadece, bir şehrin içinden geçersiniz. Sokaklarına girer, taşlarına dokunur, ışığını hissedersiniz. Galeri Işık Teşvikiye’de kapılarını açan İzzet Keribar’ın “Prag & Bohemya - Tarihten Yansıyan Işık” sergisi de tam olarak böyle bir deneyim sunuyor. Bu bir sergi değil; zamanla kurulmuş bir ilişki, hafızayla yapılmış uzun bir yürüyüş.
Yarım asrı aşan bir görsel birikimin süzülüp geldiği bu seçki, izleyicisini yalnızca Orta Avrupa’nın atmosferine değil, aynı zamanda bir fotoğrafçının bakışının nasıl olgunlaştığına da tanıklık etmeye davet ediyor.
Prag…
Çoğumuz için kartpostallardan tanıdık bir şehir. Ama Keribar’ın fotoğraflarında o tanıdıklık hızla çözülüyor. Çünkü o, şehri göstermiyor; şehri okuyor.
Bohemya’nın taş duvarlarında biriken zaman, bir pencerenin kenarına düşen ışık, gündelik hayatın sıradan gibi görünen ama aslında hiç de sıradan olmayan anları… Hepsi Keribar’ın kadrajında başka bir dile dönüşüyor. Bu dilde acele yok. Gürültü yok. Gösteriş hiç yok.
Ama derinlik var. Bekleyiş var. Ve en önemlisi, sabır var.
Bugün 90 yaşında olan İzzet Keribar’ın üretmeye aynı tutkuyla devam etmesi başlı başına bir hikâye. Ama asıl mesele yaş değil; bakışın tazeliği.
Bir piyanonun izinde üç ülke
Gülsin Onay’ın piyanosundan yükselen ses, yalnızca bir eseri yorumlamakla kalmaz; bulunduğu mekânı, o anı ve dinleyeni içine alan bir hafıza kurar. Bu ayki turnesi de yıl içindeki diğerleri gibi bu hafızanın izini süren bir yolculuk. Ankara’dan Bakü’ye, İzmir’den İstanbul’a, oradan Sofya’ya uzanan bu hat, klasik müziğin evrensel dilinin hâlâ ne kadar güçlü ve birleştirici olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Bu turneyi yalnızca bir konserler dizisi olarak görmek eksik olur. Çünkü Gülsin Onay’ın yolculuğu, şehirler arasında dolaşan bir programdan çok daha fazlasını taşıyor. Her durak, ayrı bir hikâye. Her konser, başka bir karşılaşma. Ve belki de en önemlisi, bu turne üç ülke arasında sessiz ama güçlü bir kültür köprüsü kuruyor. Türkiye, Azerbaycan ve Bulgaristan hattında dolaşan bu müzik, sınırları değil ortak duyguları büyütüyor.