Bir yüzyılın sanatla tutulan belleği
Bazı sergileri gezerken yalnızca duvarlara asılan, salonlara yerleştirilmiş eserlerden ibaret olmadığını fark eder; bir ülkenin değişen yüzünü, dönüşen estetik anlayışını, hatta kimi zaman unutmayı tercih ettiği hikâyelerini de hissedersiniz. “Yüzyılın İzleri: Koç Topluluğu ve Sanat” tam da böyle bir sergi. Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık’ın ev sahipliğinde kapılarını açan bu kapsamlı seçki, ilk bakışta bir kurumun yüz yıllık serüvenini anlatıyor gibi görünse de derinlere indikçe Türkiye’nin kültür-sanatla kurduğu ilişkinin izlerini sürmeye başlıyorsunuz. Bu izler bazen bir arşiv belgesinde, bazen bir fotoğraf karesinde, bazen de bugünün diliyle üretilmiş çağdaş bir eserde karşınıza çıkıyor. Hepsinin ortak noktası ise şu: Zamanın içinden geçerken geride bırakılan izlerin aslında birer tanıklık oluşu.
Koç Topluluğu’nun Cumhuriyet’in hemen ardından başlayan yolculuğu, bu sergide alışıldık bir “kurumsal tarih” anlatısının dışına taşınıyor. Burada mesele yalnızca büyüme, üretim ya da ekonomik gelişim değil. Daha çok, bir özel girişimin sanatla nasıl temas ettiği, o teması nasıl çoğalttığı ve zaman içinde nasıl bir kültürel ekosisteme dönüştürdüğü sorusu öne çıkıyor.
Serginin küratörlerinden Didem Yazıcı’nın yaklaşımı da bu noktada belirleyici: Farklı disiplinleri bir araya getiren, geçmişle bugünü aynı düzlemde buluşturan bir kurgu. Yardımcı küratör Zehra Begüm Kışla ile birlikte kurulan bu yapı, izleyiciyi doğrusal bir zaman çizgisine hapsetmek yerine katmanlar arasında dolaşmaya davet ediyor.
Bu yazımın devamı ve köşemdeki diğer yazılarımın ayrıntıları için lütfen https://www.ekonomim.com/yasam-keyfi adresine geçiniz...
Baharın rengi bu kez sanat: CI BLOOM
İstanbul’da bahar her zaman yalnızca çiçeklerle gelmez. Bazen bir sergiyle, bazen bir konserle, bazen de bir fuarla hissedersiniz mevsimin değiştiğini. Bu yıl o değişimin adlarından birisi, hiç kuşkusuz CI BLOOM 2026. Contemporary Istanbul tarafından hayata geçirilen bu genç ama etkisi giderek büyüyen yapı, beşinci edisyonuyla yeniden kapılarını açarken, aslında yalnızca bir sanat etkinliğini değil, İstanbul’un kültür-sanat dolaşımındaki güncel enerjiyi de temsil ediyor.
15 Nisan’daki ön izleme ile başlayacak olan fuar, 16–19 Nisan tarihleri arasında Lütfi Kırdar Rumeli Salonu’nda izleyiciyle buluşacak. Ama mesele yalnızca tarihler ve mekân değil; asıl mesele, bu buluşmanın taşıdığı ruh.
Contemporary Istanbul Yönetim Kurulu Başkanı ve kurucusu Ali Güreli’nin altını çizdiği bir gerçek var: Sanat piyasasında dengeler değişiyor. Artık değer, yalnızca hiyerarşik kabullerle değil; erişim, keşif ve dolaşım üzerinden kuruluyor. Bu cümle, aslında CI BLOOM’un ruhunu da özetliyor. Burada büyük isimlerin gölgesinde kalan üretimler değil, henüz yolun başındaki, arayış halindeki, deneyen ve risk alan işler ön planda. Yeni koleksiyoner profilinin ilgisi de tam olarak bu noktaya yöneliyor: Keşfetmenin heyecanına.
Işığın, şöhretin ve arka sokakların fotoğrafı: Ara Güler’in Cannes’ı
Ara Güler Müzesi’nde açılacak “Cannes” sergisinde ustanın objektifinden çıkan kareler, ilk bakışta tanıdık bir dünyanın kapısını aralıyor: kırmızı halılar, ünlü yüzler, kalabalıklar… Ama birkaç adım sonra anlıyorsunuz ki bu sergi, o alışılmış görüntülerin peşinde değil.
Daha çok, o görüntülerin arasındaki boşluklara bakıyor. 22 Nisan’da kapılarını açacak sergi, 11 Ekim tarihine kadar izlenebilecek. Ama takvimden çok, hafızaya bırakacağı iz önemli.
Cannes Film Festivali denildiğinde akla ilk gelen şey çoğu zaman ihtişamdır. Oysa 1950’lerin sonu ile 60’ların başı, bu ihtişamın henüz katılaşmadığı, daha geçirgen, daha insani bir dönem. La Croisette boyunca uzanan o sahil şeridi, yalnızca yıldızların yürüdüğü bir alan değil; gazetecilerin koşturduğu, meraklı bakışların peş peşe dizildiği, sürpriz karşılaşmaların yaşandığı canlı bir sahne. Ara Güler’in kareleri tam da bu hareketi yakalıyor. Bir yıldızın bakışı ile onu izleyen kalabalığın merakı aynı kadrajda buluşabiliyor. Bazen bir basın toplantısının ciddiyeti, birkaç dakika sonra sahil kenarındaki bir kahkahayla yer değiştiriyor.
Sergide Brigitte Bardot, Sophia Loren, Grace Kelly, Federico Fellini, Orson Welles, Jean Cocteau, Michelangelo Antonioni, Kim Novak ve François Truffaut gibi isimler var. Ama bu serginin asıl gücü, bu isimleri yalnızca “ikon” olarak sunmamasında. Onları beklerken sıkılan bir hâlde, bir sohbetin ortasında, ya da kalabalığın içinde kaybolmuşken görmek mümkün. Bu da yıldız kavramını biraz yerinden oynatıyor. Şöhretin kendisini değil, hâlini gösteriyor.
Sahnenin ve akademinin zarif tanığı: Dikmen Gürün’e bir ömürlük unvan
Bazı unvanlar yalnızca akademik bir mertebeyi değil, bir hayatın toplamını ifade eder. Dikmen Gürün için verilen “Emeritus Profesörlük” de tam olarak böyle bir anlam taşıyor. Kadir Has Üniversitesi’nde düzenlenen törende, bir akademisyenin kariyerinden çok daha fazlası vardı aslında: Türkiye’de tiyatronun dönüşümüne tanıklık etmiş, onu yorumlamış ve kimi zaman yön vermiş bir ismin hikâyesi. Rektör Ayşe Başar’ın ev sahipliğinde gerçekleşen buluşma, yalnızca bir takdim töreni değil; bir saygı duruşuydu.
Geçmiş işe karışınca: Heritage İstanbul’un canlı sahnesi
Kültürel miras denince çoğu zaman “korumak” fiiline sıkışırız. Oysa Heritage İstanbul 2026’da mesele çok daha geniş: anlamak, yorumlamak ve yeniden üretmekti. Restorasyon projeleriyle arkeolojik buluntuların, müzecilik yaklaşımlarıyla kütüphaneciliğin yan yana geldiği bu yapı, aslında tek bir şeyi söylüyordu: Geçmiş, tek başına durmaz; bugünün içinden geçerek var olur.
Heritage İstanbul 2026’nın 9. edisyonunda ilk kez Yenikapı’daki geniş fuar alanında gerçekleşti. Yaklaşık 7 bin metrekarelik alanda organize edilen fuar, sergi alanlarının yanı sıra konferanslar, atölyeler ve sektörel buluşmalarla dört gün boyunca yoğun bir içerik sundu. Tarihi Yarımada’daki restorasyon, kazı ve müzecilik çalışmaları yanı sıra tüm Türkiye'den örnekler fuarın ana konferans başlıkları arasında yer alırken, ülkemizin önemli miras alanlarında yürütülen çalışmalar, konferans ve panellerde uzmanlar tarafından ele alındı. 142 ulusal ve uluslararası katılımcının yer aldığı fuar, 10.560 ziyaretçiyi ağırladı.
Mutfağın ötesinde bir arayış: TURGİD ile yeni bir zemin
Gastronomi dünyasında yıllardır aynı cümleler farklı ortamlarda tekrar ediliyor. Maliyetler artıyor, nitelikli personel bulmak zorlaşıyor, standartlar tartışılıyor, rekabet sertleşiyor… İşte tam bu noktada kurulan Tüm Gıda İşletmecileri Derneği (TURGİD), bir dernekten çok bir ihtiyaç cümlesi gibi okunmak gerekliliğine dikkat çekiyor. Türkiye’de yeme-içme dünyası artık yalnızca restoranlardan ibaret değil. Turizmi etkiliyor, yerel üretimi şekillendiriyor, şehir ekonomisine yön veriyor. TURGİD, bu büyümenin beraberinde bir dağınıklık da getirdiğine dikkat çekiyor. “Farklı ölçeklerde işletmeler, farklı sorunlarla mücadele ediyor. Küçük işletmelerin sesi çoğu zaman duyulmuyor, orta ölçekliler arada kalıyor, büyüyen markalar ise başka bir dil konuşuyor. Bu parçalı yapı içinde ortak bir temsil zemini eksikliği giderek daha görünür hale geldi. Bugün gastronomi, yalnızca iyi yemek yapmakla sınırlı değil. Gıda güvenliği, şeffaflık, etik değerler, sürdürülebilirlik… Bunların hepsi aynı anda konuşulmak zorunda. Çünkü artık bir restoran, sadece bir işletme değil; aynı zamanda kamusal bir sorumluluk alanı” diyen TURGİD’in önerdiği yaklaşım bu noktada şu şekilde yansıtılıyor:
“İşletmeciliği yalnızca ticari bir faaliyet olarak değil, bir meslek disiplini ve ortak sorumluluk olarak görmek.”