Bir fotoğrafın içine sığan hayat
Ara Güler denildiğinde akla yalnızca fotoğraf değil, bir tanıklık biçimi gelir. İstanbul’un sisli sabahlarından Anadolu’nun tozlu yollarına uzanan o eşsiz bakış, şimdi Fransa’nın Thonon-les-Bains kentinde yeniden hayat buluyor. “Mastering the Image” başlıklı sergi, yalnızca bir retrospektif değil; aynı zamanda bir ustalık dersi. 55 siyah-beyaz kareden oluşan seçki, fotoğrafın nasıl bir dil, nasıl bir hafıza ve nasıl bir vicdan olabileceğini hatırlatıyor.
Ara Güler’in fotoğraflarında en çok dikkat çeken şey, teknikten önce gelen o insani dokunuştur. Onun kadrajında mimari, sokak, tarih ya da coğrafya ancak insanla birlikte anlam kazanır. İşte bu nedenle sergi, yalnızca Türkiye’den görüntüler sunmuyor; aynı zamanda evrensel bir insanlık hâlini gözler önüne seriyor. Bir balıkçının yüzündeki çizgiler, bir çocuğun bakışı ya da bir kahvehanenin sessizliği… Hepsi tanıdık, hepsi bize ait.
Ara Güler’i yalnızca bir foto muhabiri olarak görmek eksik olur. Onun kalemi de en az makinesi kadar güçlüydü. Sergide yer alan “Babil’den Sonra Yaşayacağız” adlı kısa öykü, bu çok katmanlı üretimin en önemli ipuçlarından biri. Yıkımın ardından yeniden var olma fikri, fotoğraflarla birlikte okunduğunda bambaşka bir derinlik kazanıyor. Görüntü ve metin, âdeta birbirinin içinden geçerek çoğalıyor.
Bu yazımın devamı ve köşemdeki diğer yazılarımın ayrıntıları için lütfen https://www.ekonomim.com/yasam-keyfi adresine geçiniz...
Zamanın tuvalinde bir yolculuk
Bazı koleksiyonlar vardır; sahiplerinin zevkini aşar, bir ülkenin kültürel belleğine dönüşür. Sakıp Sabancı’nın 1970’li yıllarda büyük bir sezgi ve tutkuyla oluşturmaya başladığı bu koleksiyon da tam olarak böyle bir yolculuğun ürünü. Bugün geldiği noktada, yalnızca bir araya getirilmiş değerli tablolar bütünü değil; Türkiye’nin modernleşme hikâyesini sanat üzerinden okuyabileceğimiz bir görsel arşiv niteliğinde. Sabancı Holding’in desteğiyle yenilenen galerilerde yeniden kurgulanan bu seçki, izleyiciyi geçmişle bugünün kesiştiği bir eşikte karşılıyor.
Bu sergide yürürken yalnızca resimlere bakmıyorsunuz; bir zihniyet dönüşümünün izini sürüyorsunuz. 19. yüzyıl Osmanlı resminden başlayarak Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan bu anlatı, sanatın nasıl bir “öğrenme”, “taklit etme” ve nihayetinde “kendi dilini bulma” sürecinden geçtiğini açıkça gösteriyor.
Askerî okullarda başlayan resim eğitimi, sarayın sanata yaklaşımı, akademik disiplinin doğuşu… Her biri tuvalin içinde olduğu kadar dışında da hissediliyor. Ve belki de en önemlisi: Bu sergi, Türk resminin yalnızca Batı’yı izleyen değil, zamanla kendi özgün anlatısını kuran bir çizgiye nasıl ulaştığını sakin ama güçlü bir dille anlatıyor. Serginin en etkileyici yanı, farklı kuşakların aynı mekânda bir diyalog kurabilmesi.
Bocelli ile Boğaz’da yankılanacak bir hatıra
1997 yılında yayımlandığında kimse onun böylesine kalıcı bir etki yaratacağını belki de öngörmemişti. Ama Andrea Bocelli’nin Romanza’sı yalnızca bir albüm olmadı; duygunun evrensel dilini kuran bir köprüye dönüştü. Bugün hâlâ dünyanın dört bir yanında bir aşk hikâyesine, bir vedaya ya da bir başlangıca eşlik eden melodiler, o albümün izlerini taşıyor.
30 Mayıs akşamı, Beşiktaş Tüpraş Stadyumu’nda gerçekleşecek Bocelli konseri, yalnızca bir müzik etkinliği değil; aynı zamanda kültürel bir buluşma niteliği taşıyor. Çünkü İstanbul, yüzyıllardır seslerin, dillerin ve hikâyelerin kesiştiği bir şehir. Bocelli’nin sesi bu şehirde yalnızca yankılanmayacak; Boğaz’ın iki yakası arasında dolaşacak, geçmişin saraylarından bugünün kalabalık caddelerine uzanan görünmez bir hat kuracak.
Konser repertuvarı, âdeta kolektif bir müzik hafızasının kapılarını aralayacak: Con Te Partirò, Vivo per Lei ve Time to Say Goodbye… Her biri, dinleyenin kendi hikâyesini içine yerleştirdiği birer duygu alanı.
Sahnenin ışığı sönmez: Dünya Tiyatro Günü’nde farklı iki yolculuk
Tiyatro, çoğu zaman bildiğimizi sandığımız hikâyeleri yeniden anlatır; ama bu kez başka bir yerden, başka bir sesle… Bulgar yazar Stefan Tsanev’in kaleminden çıkan “Jan Dark’ın Öteki Ölümü”, tam da bu yeniden anlatma cesaretinin bir örneği. Deniz Özmen’in rejisiyle sahneye taşınan oyunda Berk Yaygın, Deniz Özmen ve Pelin Abay’ın performansları, metnin katmanlarını görünür kılan birer taşıyıcıya dönüşüyor. 24 Mart akşamı ENKA Oditoryumu’nda sahnelenecek bu yapım, sadece bir oyun değil; aynı zamanda bir düşünme daveti.
Bazı isimler vardır; yalnızca oyun yazmaz, bir dil kurar. Yalnızca sahneye çıkmaz, sahnenin kendisini yeniden tarif eder. Ferhan Şensoy da Türk tiyatrosu için tam olarak böyle bir isim.
“Ferhangi Bir Yaşam” belgeseli, işte bu eşsiz sanatçının izini sürüyor. Selçuk Metin’in yönetmenliğinde, Zeynep Miraç’ın kalemiyle şekillenen belgesel, Batı tiyatrosu ile geleneksel Türk tiyatrosunu buluşturan o yaratıcı zihnin nasıl işlediğini, nasıl dönüştüğünü ve nasıl dönüştürdüğünü anlatıyor. 27 Mart Dünya Tiyatro Günü akşamı ücretsiz olarak izleyiciyle buluşacak bu gösterim, bir sanatçıyı anmanın ötesinde; tiyatronun hafızasına yapılan bir yolculuk niteliğinde.
Bir düşünce alanı: Culinary Forum
Bir mutfağın geleceği yalnızca bir restoranın içinde değil, bir fikir masasının etrafında da konuşulur, şekillendirilir. Şeflerin, akademisyenlerin, öğrencilerin ve sektör profesyonellerinin aynı sofrada buluştuğu o anlarda yalnızca tarifler konuşulmaz; kültür, ekonomi, turizm ve hatta bir ülkenin gastronomi alanındaki geleceği tartışılır. Son yıllarda Türkiye’de gastronomi dünyasında dikkat çeken en önemli buluşmalardan biri olan Culinary Forum, işte tam da böyle bir masa kuruyor. Antalya’da düzenlenen bu platform artık yalnızca bir etkinlik olmaktan çıktı; âdeta yaşayan bir gastronomi laboratuvarına dönüştü.
Şubat ayında gerçekleştirilen ve benim de iki oturumunda moderatörlük yaptığım son Culinary Forum’un ardından gönderilen 2026 değerlendirme dosyalarındaki son dört yıla ait veriler incelendiğinde ortaya çıkan tablo oldukça çarpıcı görünüyor. Çünkü Culinary Forum’un hikâyesi, yalnızca birkaç gün süren bir organizasyonu değil, her geçen gün büyüyen bir gastronomi ekosistemini anlatıyor.
Salon du Chocolat İstanbul için yeni tarih 11-12 Aralık
İstanbul Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilecek Salon du Chocolat İstanbul’un yeni tarihi açıklandı: 11-12 Aralık’ta çikolata dünyasının kalbi bir kez daha İstanbul’da atacak. 1994 yılında Paris’te doğan ve bugün dünyanın farklı ülkelerinde düzenlenen Salon du Chocolat, her gittiği şehrin küresel gastronomi haritasına daha görünür biçimde yerleşmesi için önemli katkı sağlıyor... İstanbul’un bu buluşmaya ikinci kez ev sahipliği yapacak olması, artık bu ilişkinin geçici değil, kalıcı bir nitelik kazandığını gösteriyor. Çünkü gastronomi dünyasında bir şehrin adı, ancak tekrarlarla yerleşir. Ve İstanbul, bu tekrarın içinden geçerek kendine güçlü bir alan daha açıyor.