Şanlıurfa: Taşın hafızasından sofraya uzanan bir hikâye
Şanlıurfa’yı anlatmaya nereden başlanır? Bir kebaptan mı… Bir kazı alanından mı… Yoksa bir sofradan mı?
Tersane İstanbul’da gerçekleştirilen o buluşmada şunu çok net hissettim: Bu sorunun tek bir cevabı yok. Çünkü Şanlıurfa yalnızca bir şehir değil; insanlık tarihinin yön değiştirdiği bir eşik.
Uluslararası Gastronomi, Kültür, Sanat ve Turizm Enstitüsü (IGCAT) tarafından verilen “2029 Dünya Gastronomi Bölgesi (World Region of Gastronomy)” unvanına aday gösterilen Şanlıurfa, bu alanda Türkiye’den aday gösterilen ilk şehir olma özelliğini taşıyarak uluslararası ölçekte önemli bir başarıya imza attı. İlk bakışta bir tanıtım gibi görünen bu prestijli buluşma, aslında insanlık tarihinin en erken yerleşimlerinden biri olan bu coğrafyanın sofra kültürü üzerinden dünyaya yeniden anlatılması anlamına geliyordu.
Gece, yemekten önce, Şanlıurfa’nın UNESCO Müzik Şehri kimliğini yansıtan Vox Humanis konseriyle başladı. Şanlıurfa’dan yükselen bu çağdaş çok sesli koro; Anadolu’nun çok kültürlü müzik hafızasını Batı koro geleneğiyle buluşturan repertuvarıyla dikkat çekti. Bu performans, bölgesel mirası evrensel bir sahne diliyle yorumlayan güçlü bir sanat odağı olarak geceye damgasını vurdu.
O an şunu düşündüm: Bir şehir kendini anlatacaksa, önce sesini duyurur. Şanlıurfa da öyle yaptı.
Şehrin sıra gecelerinden bugünlere taşınan müzik kültürü ile gastronomi arasındaki bağ, Şanlıurfa’nın UNESCO Müzik Şehri unvanıyla taçlanan çok katmanlı kültürel birikiminin önemli bir yansımasıydı. IGCAT Başkanı Diane Dodd’un mesajında da vurguladığı gibi, Şanlıurfa’da müzik ile gastronomi arasında ayrılmaz bir bağ bulunuyor ve bu durum canlı, nefes alan bir kültürel deneyim sunuyor.
Bu yazımın devamı ve köşemdeki diğer yazılarımın ayrıntıları için lütfen https://www.ekonomim.com/yasam-keyfi adresine geçiniz...
Perdede bir ülke: Kanada sineması İstanbul’da
İstanbul’un kültür hayatı zaman zaman öyle programlara ev sahipliği yapar ki, yalnızca izleyici olarak girip, biraz değişmiş olarak çıkarsınız. 7–17 Mayıs tarihleri arasında İstanbul Modern’de gerçekleşecek “Kanada Top 10” seçkisi de tam olarak böyle bir deneyim vaat ediyor.
Toronto International Film Festival’in yıllar önce eleştirmenler ve sinemacılarla oluşturduğu “Top 10 Canadian Films” listesine yaslanan bu seçki, Kanada sinemasını bir “en iyiler” yarışına indirgemiyor. Aksine, onu bir düşünce alanı olarak önümüze koyuyor. Kanada sineması, ilk bakışta mesafeli durur. Gürültü yapmaz, kendini dayatmaz. Ama içine girdiğinizde, o sessizliğin altında güçlü bir sarsıntı hissedersiniz. Kimlik, aidiyet, yalnızlık, göç, yerli halkların hikâyeleri… Hepsi bu sinemanın temel damarları.
Ve belki de bu yüzden, bu filmler izlenmez sadece; içinden geçilir.
Seçkinin açılışını yapacak Don Shebib imzalı Yola Düşmek, daha ilk karelerinden itibaren seyirciyi bir yolculuğa davet ediyor. Ama bu, bildiğimiz anlamda bir yolculuk değil. Daha çok hayallerle gerçeklerin birbirine çarptığı bir iç göç hikâyesi. Bu filmle başlayan hat, Kanada sinemasının en temel sorusunu da ortaya koyuyor:
“Bir yere ait olmak ne demektir?”
Genç notaların akşamı: Sahneye çıkacak olan sadece müzik değil, gelecek
İş Sanat, yıllardır sürdürdüğü “Parlayan Yıldızlar” serisiyle yalnızca konser programı sunmuyor; genç müzisyenlere sahnenin o eşsiz deneyimini armağan ediyor. 26. sezonun son buluşması ise 27 Nisan akşamı İş Kuleleri Salonu’nda gerçekleşecek. Bu konserin kıymeti biraz da burada saklı: Dinlediğiniz yalnızca bir repertuvar değil, henüz şekillenmekte olan bir müzikal kimlik. Her notada biraz heyecan, biraz cesaret, bolca da gelecek var.
Bu akşam sahnede üç genç isim var: fagotta Mert Köse, kemanda Arya Şirin Utandı ve yine fagotta Cahide Gür.
Her biri farklı şehirlerden, farklı eğitim yolculuklarından geliyor; ama aynı noktada buluşuyorlar: müziğin dili.
Zamanın içinden geçen bir sergi: 170 Yıldır Zamanın Ötesinde
İstanbul’da Atatürk Kültür Merkezi’nin kapısından içeri girer girmez hissedilen şey yalnızca bir sergi atmosferi değil. Zamanın katmanları arasında dolaşmaya başlıyorsunuz. 170 Yıldır Zamanın Ötesinde isimli sergide Siemens’in hikâyesi, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, oradan bugünün dijital dünyasına uzanan geniş bir çerçevede anlatılıyor.
Bu anlatı, klasik bir kurumsal tarih sunumunun ötesine geçiyor. Çünkü burada mesele yalnızca Siemens’in ne yaptığı değil; Türkiye’nin sanayileşme, modernleşme ve kentleşme hikâyesine nasıl temas ettiği. Sergi, bu açıdan bakıldığında bir teknoloji kronolojisinden çok daha fazlası: Bir ülkenin dönüşümüne eşlik eden görünmez altyapının hikâyesi.
Serginin en dikkat çekici duraklarından biri, İstanbul’un elektrikle tanışma sürecine ayrılan bölüm. Dolmabahçe Sarayı ve Yıldız Sarayı’nda başlayan elektrik altyapısı çalışmaları, yalnızca teknik bir gelişme olarak değil, modernleşmenin simgesel bir eşiği olarak ele alınıyor. Bugün bize sıradan gelen bir anahtarın ardında, o dönemin büyük dönüşüm heyecanı saklı. Sergi bu hissi iyi yakalıyor; geçmişin teknolojik sıçramalarını bugünün alışkanlıklarıyla yan yana getirerek.
Tadın hikâyeye dönüştüğü gece
Masaya ilk gelen tabakla birlikte şunu fark ettim: O akşam yalnızca yemek yemeyecek, bir şefin hafızasına, bir mutfağın düşünce biçimine ve yıllar içinde kurduğu dile tanıklık edecektik.
Gönderilen davetiyede “hayatın her anında, insan öylesine derin bir iz bırakan anılar yaratır ki, bunları dünyayla paylaşma isteği kaçınılmaz hale gelir. Gerek profesyonel snowboard kariyerinden gerekse Michelin yıldızlı bir şef olarak mutfaktaki yolculuğundan beslenen sınırsız yaratıcılığı ve özgün bakış açısı, onu dünyanın dört bir yanına taşıdı. Yemeğe duyduğu tutku ve keşif ruhu sayesinde Şef Akira, bu güçlü deneyimleri kendi adını taşıyan restoranı Akira Back'te yeniden hayata geçiriyor. Modern Japon mutfağını kendine özgü bir yorumla sunan Akira Back'te sizi, bu anların bir parçası olmaya ve birlikte unutulmaz, lezzet dolu hatıralar yaratmaya davet ediyoruz” deniliyordu.
Akira Back İstanbul’da yaşadığım bu özel tadım, baştan sona kurgulanmış bir anlatıydı. Her tabak bir öncekinin üzerine ekleniyor, her lezzet bir sonrakine zemin hazırlıyordu. Bu anlatının arkasında ise küresel vizyon sahibi Şef Akira Back’ten el almış, o vizyonu İstanbul’da yaşayan, yorumlayan ve yeniden kuran Executive Şef Fatih Alkan vardı. Fatih Şef’in mutfak dili yalnızca teknik ustalığa değil, birlikte geçirilen yılların oluşturduğu bir “hafıza ortaklığına” dayanıyor. Dubai’de başlayan ve beş yılı aşan bu yolculuk, bugün tabaklara doğrudan yansıyor. Bu yüzden burada sunulan her lezzet, yalnızca bir reçete değil; bir yaklaşımın, bir disiplinin ve sürekliliğin ürünü.