Venedik’te bir yeni ekran hikâyesi
Venedik’in o meşhur tarih kokan sokaklarında, sanatın kalbinin attığı Teatro La Fenice’de bu kez bambaşka bir heyecan vardı. Türkiye’nin profesyonel dikey dizi stüdyosu olan İki Dakika Creative House, cebimize sığan o koca dünyayı Avrupa’nın en köklü opera sahnelerinden birine taşıdı.
1792 yılında açılan ve adını küllerinden yeniden doğan anka kuşundan alan bu tarihi yapı, yüzyıllar boyunca Rossini’den Verdi’ye kadar klasik müziğin büyük ustalarını ağırlamıştı. İşte bu görkemli sahnede, “yeniden doğuşun” simgesi olan bu mekânda İlkin Kavukçu’nun liderliğindeki ekip, hikâye anlatıcılığının en yeni halini, “7,5’uncu sanatı” İtalyan izleyicilere sundu. Aslında Venedik’in seçilmesi tesadüf değil. Çünkü bu şehir yalnızca geçmişin ihtişamını taşıyan bir açık hava müzesi değil; aynı zamanda yüzyıllardır sanatın, estetiğin, hikâye anlatıcılığının ve görsel hafızanın yeniden üretildiği bir merkez. Şimdi o kadim hikâye geleneğinin içine, cep telefonlarının dikey ekranlarından yükselen yeni bir anlatı dili ekleniyor.
Lansmanda davetlilere hitaben duygusal ve vizyoner bir konuşma yapan kurucu İlkin Kavukçu, bu yolculuğun aslında çok basit ama sarsıcı bir gözlemle başladığını anlattı:
“İnsanlar artık hikâyeleri yalnızca televizyon ekranlarında ya da devasa platformlarda izlemiyor. Hikâyeler artık cebimizde, elimizde, günün her ânında bizimle birlikte. Mobil ekran, bugün tüm dünyada ‘birincil ekran’ haline geldi. Bu sadece teknik bir format değişimi değil; bu, hikâyenin nasıl kurulduğunu, nasıl hissedildiğini ve nasıl tüketildiğini kökten değiştiren bir dönüşüm.”
Belki de bugün tam olarak yaşadığımız şey bu… İzleme alışkanlığı kadar anlatım ritmi de değişiyor. Daha hızlı, daha yoğun, daha doğrudan bir hikâye dili doğuyor.
Bu yazımın devamı ve köşemdeki diğer yazılarımın ayrıntıları için lütfen https://www.ekonomim.com/yasam-keyfi adresine geçiniz...
“7,5’uncu sanatın” peşinde
Venedik’te 12. yüzyıldan kalma tarihi kilisesi ve eşsiz lagün manzarasıyla bilinen San Clemente Palace’ta kalıyoruz. Kahvaltı salonunda İki Dakika Creative House’un kurucusu İlkin Kavukçu ile sohbet ederken habercilikten gelen o keskin gözlem gücünü, bugün dijital dünyanın en hızlı kulvarına nasıl nakşettiğini konuşuyoruz. Sohbetimiz, sadece bir başarı hikâyesi değil, aynı zamanda değişen dünya düzenine bir uyum manifestosu tadında. Venedik’te, yüzyıllardır sanatın yankılandığı bir adada hikâyenin değişen yolunu konuşuyoruz…
Cebimize sığan yeni dünya: Dikey ekonomi
Medya dünyasında artık yalnızca içerikler değil, ekranların yönü de ekonomi yaratıyor. Dikey video pazarı bugün 250 milyar dolarlık bir büyüklüğe ulaşmış durumda. Reklam modellerinden oyunculuk ritmine kadar her şey yeniden yazılıyor.
Bir ekran düşünün… Duvara asılı değil. Salonun baş köşesinde durmuyor. Kumandası yok. Üstelik tek bir aileye değil, tek bir insana ait. Metroda elde tutuluyor, vapurda kaydırılıyor, havaalanında birkaç dakikalık boşlukta açılıyor. Dünya belki de ilk kez ekranı değil, ekranı tutuş biçimini değiştiriyor. Ve görünen o ki bu değişim yalnızca teknoloji alışkanlıklarını değil, medya ekonomisinin bütün kurallarını yeniden yazıyor. Bugün dikey video pazarı 250 milyar dolarlık bir büyüklüğe ulaşmış durumda. Uzmanlara göre 2033 yılına gelindiğinde bu rakamın 600 milyar dolara yaklaşması bekleniyor. Bu yalnızca yeni bir video türünün yükselişi değil; reklamdan yapımcılığa, oyunculuktan senaryo yazımına kadar uzanan yeni bir sektörün doğuşu anlamına geliyor. Çünkü artık mesele yalnızca neyin izlendiği değil, nasıl izlendiği.
Bir zamanlar aynı diziyi izlerdik…
Çocukluğumuzun akşamlarında televizyon açılmadan önce evin içinde küçük bir telaş başlardı. Çaylar konur, sofralar aceleyle toplanır, herkes aynı saate yetişirdi. Çünkü birazdan başlayacak dizi, yalnızca bir ekranın değil, ortak hayatımızın parçasıydı. O zamanlar televizyon yalnızca bir cihaz değildi. Evin tam ortasında duran görünmez bir buluşma noktasıydı. Akşam haberleri başladığında sesler azalır, diziler başladığında sofralar aceleyle toplanırdı. İnsanlar aynı hikâyeleri aynı anda izler, ertesi gün iş yerinde, okulda, mahallede aynı sahneleri konuşurdu. Bugün ise herkes kendi ekranına bakıyor. Birisi metroda birkaç dakikalık bir video izliyor. Bir başkası uçakta kulaklığını takıp kısa bir dizinin yeni bölümünü açıyor. Gece yatmadan önce birkaç dakikalık içeriklerle günü tamamlayan milyonlarca insan var artık.
Hikâye anlatıcılığı hâlâ hayatımızın merkezinde. Ama onu yaşama biçimimiz değişiyor. Belki de bugün yaşadığımız en büyük dönüşüm ekranların küçülmesi değil; ortak seyir kültürünün kişisel akışlara dönüşmesi.
Bienal’de minör bir yankı…
Venedik’in o labirenti andıran sokaklarından geçmeden, doğrudan suyun kenarından yürüyerek Arsenale’nin devasa kapılarına vardığımda yanından geçtiğimiz neredeyse 300-400 metrelik kuyruk her yıl olduğu gibi beni yine şaşırtmadı. Zihnimde tek bir soru vardı: Bu yılın teması olan “In Minor Keys” (Minör Tonlarda), Türkiye Pavyonu’nda nasıl bir vücut bulacaktı? 6 Mayıs’taki açılış gününde pavyona adım attığım an, bu sorunun cevabı Nilbar Güreş’in nahif ama bir o kadar sarsıcı dünyasında şekillenmeye başladı: “Gözlerinizden Öperim”. Açılış günü Arsenale’de bambaşka bir enerji vardı. Venedik Bienali zaten başlı başına bir karşılaşmalar alanı. Ama Türkiye Pavyonu’nun bu yıl kurduğu dil, gösterişli olmadan görünür olabilmenin de mümkün olduğunu hatırlatıyordu
Kara eriyiğin hafızası Venedik’te sergileniyor
Venedik’in o zamansız, denizin ortasında asılı duran San Clemente adası, bu kez; Rahşan Düren’in aynı adlı otelin koridorlarındaki resimleri ve bahçedeki heykelleriyle kurduğu derin diyaloğun tanığına dönüşmüş durumda. Bu yeni seçki, sanatçının “Verwegehenheit” (risk almaktan çekinmeyen, korkusuz ve sıra dışı) kavramsal izlerini daha ileri bir noktaya taşıyor.
“Play Again” sergisi, plastik eriyiğin o vahşi, terbiye edilmesi zor doğasıyla, resimlerin yüzeyinde biriken katmanlı duyguları aynı potada eritiyor. San Clemente’nin sessizliği içinde bu sergi yalnızca görülmüyor; insanın içine yavaşça yerleşiyor. Sanatçının mekânla, resimle ve o kara mağmayla kurduğu ilişkiyi, onun o “itiraf” tadındaki cümleleriyle daha da derinleştirerek bu yolculuğu tamamlayalım.