Daniş Navaro, Kariyer ve Varoluş kitabını 2014 yılında bana imzalayıp vermiş.
Ben ise her nedense o günlerde okumamışım. Kitap, kitaplığımda tam on iki yıl boyunca sırasını beklemiş.
Geçtiğimiz günlerde elime aldığımda düşündüm: Belki de bazı kitapların okunma zamanı, yazılma zamanından daha önemli.
Çünkü bu kitabın benim için okunma zamanı şimdiymiş.
Birincisi, Kariyer ve Varoluş karşıma tam da “Gelecekte insan emeğine ne kadar ihtiyaç olacak?”, “YZ istihdamı azaltacak mı?”, hatta daha uç noktada “Çalışmaya hâlâ ihtiyaç duyacak mıyız?” tartışmalarının başladığı bir dönemde çıktı.
İkincisi ise tamamen kişisel.
Ben varoluşunu büyük ölçüde kariyeri üzerinden kurmuş bir insanım. Çalışmak, üretmek, yeni bir şey yapmak, bir problemi çözmek benim için hiçbir zaman yalnızca para kazanmak anlamına gelmedi. Hayatımın önemli bir bölümünde kendimi yaptığım iş üzerinden tanımladım.
Şimdi ise kariyer yolunun öteki ucundayım.
Bir yanım artık emeklilik zamanımın geldiğini söylüyor. Biraz yavaşlamak, keyifle tanburumu tıngırdatmak, yıllardır ertelediğim şeylere daha fazla zaman ayırmak hiç de fena görünmüyor.
Ama öte yandan biri, hele de beni pek tanımayan bir yabancı, “Emekli misiniz?” diye sorduğunda içimden gayet olgun ve zarif bir cevap vermek yerine:
“Sizsiniz emekli!”
diye çemkirmek geliyor.
Demek ki mesele yalnızca çalışmayı bırakmak değil.
Daniş Navaro'nun kitabının alt başlığı Bir Benlik Eylemi. Kitapta üzerinde durduğu önemli kavramlardan biri de “özne olmak.”
Çalışmayı ve üretmeyi yalnızca para kazanmanın bir aracı olarak görmüyor. İnsan çalışarak, üreterek, ortaya bir şey koyarak kendi hayatının öznesi oluyor. Bir şeyleri değiştirebildiğini, sonuç yaratabildiğini, dünyada bir iz bırakabildiğini hissediyor.
Belki de benim “Sizsiniz emekli!” diye çemkirmek istememin altında da tam olarak bu var.
Özne olmaktan vazgeçme korkusu.
Çünkü insan varoluşunun önemli bir bölümünü çalışmak, üretmek ve sonuç yaratmak üzerinden kurduğunda emeklilik yalnızca “Artık işe gitmeyeceğim” anlamına gelmiyor.
Daha derinde başka bir soruyu beraberinde getiriyor:
Çalışmıyorsam ben kimim?
2014 yılında bu kitabı okusaydım muhtemelen başka şeylerin altını çizerdim. On iki yıl sonra ise kitap bana kariyerinin sonuna yaklaşan kendim kadar, kariyerinin henüz başında bile olmayan gençleri düşündürüyor.
Çünkü tuhaf biçimde kariyerin iki ucu bugün aynı soruda buluşuyor.
Kariyerinin başındaki genç soruyor:
“Ne olacağım?”
Kariyerinin sonuna yaklaşan insan ise:
“Artık ne olacağım?”
Belki de ikisinin cevabı meslekte değil.
Özne olmaya devam edebilmekte.
Hayal Kariyerden Önce Geliyordu
Bu düşünce beni çok eski ve ilginç bir araştırmaya götürdü.
İngiltere'de 1958 yılında doğan 17 binden fazla çocuk, National Child Development Study kapsamında yıllar boyunca takip edildi. Çocukluklarından yetişkinliklerine kadar eğitimleri, aileleri, işleri ve hayatları hakkında veriler toplandı.
Bu araştırmadan hareketle yapılan çalışmaların dikkat çekici bulgularından biri, genç yaşta geleceğe ilişkin daha belirgin kariyer beklentilerine sahip olmak ile ilerleyen yıllardaki mesleki sonuçlar arasındaki ilişkiydi.
On altı yaş civarında gelecekte yapmak istediği işe ilişkin daha net beklentileri olan gençlerin ilerleyen yaşlarda kariyer açısından daha iyi sonuçlara ulaşma olasılıklarının da daha yüksek olduğu görüldü.
Bu bana basit ama önemli bir şeyi düşündürüyor:
Hayal, kariyerden önce geliyordu.
Bizim kuşağımızda çocuklara çok erken yaşlardan itibaren aynı soru sorulurdu:
“Büyüyünce ne olacaksın?”
- Doktor
- Öğretmen
- Mühendis
- Pilot
Çocuğun verdiği cevap birkaç yıl sonra değişebilirdi elbette. Ama belki de önemli olan cevabın doğru çıkması değildi.
Çocuğun önünde gelecekte dönüşebileceği bir insan görüntüsü vardı.
Doktor ve öğretmenin saygı gördüğünü görüyordu. Mühendisin yaptığı karmaşık işlerle çevreyi değiştirdiğini duyuyordu. Kendini gelecekte o insanın yerine koyabiliyordu.
Sonra üniversite tercihleri yaklaşınca ailelerde başka bir klasik soru başlardı:
“Beş-altı yıl sonra hangi meslek revaçta olacak?”
Çünkü bugün üniversiteye giren çocuğun dört-beş yıl sonra mezun olacağını biliyorduk.
Geleceği hiçbir zaman tam olarak bilemedik. Ama en azından tahmin edebileceğimize inanıyorduk.
Bir dönem mühendislik yükselirdi. Bir dönem finans. Sonra bilgisayar mühendisliği, yazılım, veri bilimi...
Çocuğun önüne az çok bir yol haritası koymak mümkündü.
Şimdi ise beş yıl bile çok uzun.
Bugün üniversiteye başlayan bir genç 2030-2031 yıllarında mezun olacak.
Bugün bildiğimiz bazı mesleklerin beş yıl sonra bugünkü biçimleriyle yapılıp yapılmayacağını bile bilmiyoruz.
Bazı işleri YZ devralacak. Bazı meslekler ortadan kalkmayacak ama içlerindeki görevlerin önemli bir bölümü otomatikleşecek. Bugün adını bile bilmediğimiz yeni işler ortaya çıkacak.
Ve biz çocuklarımıza hâlâ aynı soruyu soruyoruz:
“Büyüyünce ne olacaksın?”
Artık bu sorunun cevabını çocuk kadar anne baba da bilmiyor.
Bir taraftan araştırmalar bize genç yaşta geleceğe ilişkin bir hayale sahip olmanın önemli olduğunu söylüyor.
Diğer taraftan çocuklarımıza:
“Sen iş hayatına başladığında bugün henüz var olmayan meslekler olacak.”
diyoruz.
Peki insan henüz var olmayan bir şeyin hayalini nasıl kurar?
Bir çocuk “doktor olacağım” dediğinde kendisini beyaz önlükle hayal edebilir.
“Pilot olacağım” dediğinde kokpiti görebilir.
Ama “2035 yılında YZ ile birlikte ortaya çıkacak ve bugün henüz adını bilmediğimiz bir işi yapacağım” bir hayal değildir.
En azından henüz değildir.
Geleceğin mesleğini değil, gelecekteki kendini hayal etmek
Belki de artık çocuklara yanlış soruyu soruyoruz.
“Büyüyünce ne olacaksın?” sorusu, mesleklerin insan hayatından daha yavaş değiştiği dünyanın sorusuydu.
Belki de çocuklarımıza artık meslek değil, istikamet seçmeyi öğretmemiz gerekiyor.
Geleceğin mesleğini hayal edemiyorsa gelecekteki kendisini hayal edebilir.
- Nasıl düşünen biri olmak istiyor?
- Ne üretmek istiyor?
- Hangi problemlerin peşinden gitmek istiyor?
- Nasıl bir hayat yaşamak istiyor?
Ve Daniş Navaro'nun “özne olmak” kavramı tam burada yeniden önem kazanıyor.
Çünkü mesleğin adı değişebilir ama insanın kendi hayatının öznesi olma ihtiyacı değişmiyor.
Geleceğin girişimcilerini nerede yetiştireceğiz?
Bir taraftan geleceğin daha küçük organizasyonlara doğru gideceğini söylüyoruz.
YZ sayesinde birkaç kişinin bugün onlarca kişinin yaptığı işi yapabileceğini, küçük ve çevik girişimlerin çoğalacağını, girişimciliğin öneminin artacağını düşünüyoruz.
Kulağa heyecan verici geliyor.
Ama girişimcilik boşlukta doğmuyor.
Girişimci olmak için yalnızca iyi bir fikre sahip olmak yetmiyor.
Önce bir yerde çalışmış olmak gerekiyor.
Her sabah kalkıp işe gitmek, belirli bir saatte orada bulunmak, bir işi zamanında bitirmek, bazen yapmak istemediğiniz işi de yapmak gerekiyor.
Bir ekibin parçası olmayı, bir yöneticiyle çalışmayı, müşteriyle uğraşmayı, hata yapmayı ve hatanın sonucuyla yaşamayı öğrenmek gerekiyor.
Ve belki hepsinden önemlisi:
Problem görmeyi öğrenmek gerekiyor.
Pek çok girişimin başlangıcında yıllarca bir sektörde çalışmış bir insanın fark ettiği basit bir problem vardır:
- “Bu neden böyle yapılıyor?”
- “Bunun daha kolay bir yolu yok mu?”
- “Müşteriler neden sürekli bundan şikâyet ediyor?”
- “Neden kimse buna bir çözüm üretmiyor?”
Problem görülür.
Çözüm düşünülür.
Sonra cesaret gerekir. Doğru insanlar gerekir. Biraz şans gerekir.
Ve girişimcilik hikâyelerinde bazen yeterince konuşulmayan bir şey daha gerekir:
Para.
