Trump bir ayrık otu gibi görülüyor. Özellikle ABD’li Demokratlar ama sadece onlar değil Avrupalılar da “bu da nereden çıktı” havasında devam ettiler. Aslında böyle olmayabilir. Mesela ABD Grönland’ı ilk defa 1863’te istemişti. Tarihe devamlılık hipoteziyle bakmak faydalıdır. Kaldı ki Monroe 2.0 doktrinini ilk formüle eden 120 sene kadar önce Theodore Roosevelt sayılmalıdır. Trump tek başına değil.
Amerikan dış politikasının entelektüel kaynakları ve politikayı etkilemeye çalışan rakip ekoller dört gruba ayrılabiliyor. Hamiltoncular, Wilsoncular, Jeffersoncular ve Jacksoncular. Hamiltoncular ve Jeffersoncular isimlerini “kurucu babalardan” Alexander Hamilton ve Thomas Jefferson’dan alıyorlar ve en eski ekoller: Monroe Doktrini (1823) öncesi ABD’nin ilk dönem dış politikasını etkiledikleri düşünülebilir. Bu pozisyon Britanya’nın tasarlamış olduğu uluslararası sistemi –ki Britanya’nın tek süper güç oluşuna dayanıyordu– kabul eden ve yeni doğmuş devlet olan ABD’yi sistemin küçük bir ortağı olarak gören, dünyayla ilgilenmeyi bir tür “ticaret enternasyonalizmine” bağlayan bir pozisyondu. Ticaretin küreselleşmesi ABD çıkarlarına uygundu ve bu amaçla dışarıya müdahale de edilebilirdi. Fakat bu duruş ABD’ye ideolojik bir görev, diğer ulusların nasıl idare edilmeleri gerektiğine dair bir vizyon yüklemiyordu. Wilsoncular çok daha derin, öze ilişkin ve ideolojik bağlanmalara sahiptiler. Bu normaldir çünkü Wilsonculuk Bolşevik Devrimi döneminde biçimlendi. Gerek ABD’nin 1917’de Birinci Dünya Savaşı’na girerek kuruluşundan beri ilk defa Avrupa politikasına dâhil olması, gerekse Bolşevik Devrimi ve Amerikan solunun 1890-1910 arası dinamizmini kaybetmiş iken yeni bir aşıyla karşılaşması devletin bakışını değiştirdi.
ABD solu için elbette çok sayıda kaynak olmakla birlikte Bryan D. Palmer’ın 1890-1928 arasını kapsayan çalışmasının dönemin portresini çizmekte başarılı olduğunu düşünüyorum. Düşman/rakip güçlü ideoloji ve tam-sistematik tezler yelpazesiyle geliyordu. Ayrıca Müslüman halklara ve sömürgelere cazip gelen tezleri vardı –ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı gibi. Bu rakibin karşısında kuru bir faydacılık ile durmak mümkün değildi.
Wilsonculuk ayrıca tüm dünya ABD’nin imajında demokrasi, insan hakları, piyasa konularında yeniden şekillenmedikçe ABD çıkarlarının tam olarak korunamayacağını da iddia ediyordu. Jeffersoncular “tek ülkede kapitalizm, demokrasi” mümkündür diye düşünür ve uzak kıyılara askeri ve siyasi müdahalelerden uzak kalmaya çalışırlarken, Wilsoncular daha enternasyonal bir bilinç içerisindeydiler. ABD’nin 7. Başkanı Andrew Jackson’un son derece tavizsiz dış politikasından ve gerekirse istediği gibi şiddet kullanmaktan çekinmemesinden etkilenen Jacksoncular, aslında Jeffersoncular gibi gerekmedikçe dış işlerle fazla ilgilenmek taraftarı değillerdi. Ancak bir kez karar verince de sonuna kadar gittiklerini 1941 Stimson doktrini ile gösterdiler. İkinci Dünya Savaşı’nda ABD vatandaşı Japonlara yönelik kamplara toplama kararı, Japonya’ya karşı takınılan tavır ve 11 Eylül sonrası Guantanamo’da tutuklulara gösterilen sertlik tipik Jacksoncu uygulamalar olarak görülebilirler. Ekonomik ve askeri olarak çok güçlenen ABD artık yeni bir emperyalizm vaaz ediyor, kendisine özgü hukuki ve siyasi tezleriyle dünyaya nizam vermeyi deniyordu.
Burada Kelsen ve Schmitt var. Schmitt yenilmiş bir gücün ve ülkenin düşünürüydü. Hitler ile 1936 sonrası uzak düşmüş olmasına rağmen Nazi partisinden ayrılmamıştı ve Almanya’nın bölünmesinden memnun olamazdı. Ayrıca ABD, SSCB, 1946-1971 arası bugünkü Taiwan olan Çin Cumhuriyeti/sonrasında Çin Halk Cumhuriyeti, İngiltere ve Fransa’ya tanınan veto hakkıyla “dengelenen” Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni ideal olarak göremezdi. Aynı şekilde Avrupa kamu hukuku da bir normdan türeyemezdi: Devletlerin iradeleri vardı. “Egemen” savaşa karar verebilirdi ve bu durumda uluslararası hukuk sadece savaşın ve sonrasında yapılacak barışın kurallarına yön verebilirdi. Kısacası barışı sağlayacak ve gözetleyecek bir uluslararası hukuk ve organ ancak bir “centilmen anlaşması” sağlayabilirse anlamlı olabilirdi. Avrupalı “düşmanın” kriminalize edilmemesi yeterliydi. Ama zaten Schmitt’in burada bir “negatif” dayanağı bulunuyor: Jus (Ius) Publicum Europaeum 19. Yüzyıl sonuna doğru, emperyalizm dönemiyle beraber ortadan kalktığı için var olan bir uluslararası hukuk ve düzenin yok olması için mücadeleye girmiş sayılamaz. Hatta Schmitt’in Weimar cumhuriyetine karşı bayrak açtığını söylemek de kolay değildir çünkü son ana kadar yazılarına merkezkaç güçlerin etkisiyle dağılmasını kaçınılmaz gördüğü Weimar’ın nasıl kurtarılacağı teması hâkim olmuştur. Schmitt’in 1932 yılında bile hala Weimar rejiminin nasıl kurtarılabileceğini düşündüğü, ordu ve bürokrasinin henüz sağlam olduğu görüşünde olduğu anlaşılıyor. 48. Madde’nin hakkıyla yorumlanması durumunda devlet başkanına devleti savunacak yetkileri tanıdığını da düşünüyor. Burada iki Ernst'ten de ayrılır –Niekisch ve Jünger.
Peki Trump kim? Sadece Theodore Roosevelt 2 olmayabilir. Gelecekte hem kültürel hem ekonomik hem siyasal gelişmelere bağlı olarak çok daha fazla sayıda “kırmızı” (Cumhuriyetçi) eyalet çıkabilir ve Demokratlar büyük ve zengin eyaletlerden oluşan bir “mavi duvara” sıkışabilirler; bu doğru. Ama bunu da Trump yaratmış değil. Nasıl peki? Tercihlerin çok az değiştiği bir ülkeden bahsediyoruz. Evet, Cumhuriyetçiler ve Demokratlar zamanla pozisyon değiştirdiler ve mesela 1964 seçimlerinde Johnson kaymayı ya da ‘yer değişimini’ belirginleştirdi. California ve Oregon dâhil Kuzeydoğu eyaletleri (11 eyalet) kalıcı biçimde Demokratlara geçerken Orta Batı ve Güney’den 12 eyalet tersine cumhuriyetçilere geçti. Ancak bunun nedeni bu eyaletlerde seçmenlerin göçmenler, siyahlar, kadınlar, sivil haklar, silah taşıma hakkı veya sağlık, eğitim, altyapı konularında farklı düşünmeye başlamaları değildi. Bunun nedeni Demokratların New Deal koalisyonunun sona erdiğini anlamaları ve siyasal ittifakları yeniden tanımlamak için Cumhuriyetçi eyaletlerin oyunu almak amacıyla 1960’ların sivil haklar dalgasına katılmalarıydı. Eskiden muhafazakâr olan Demokratlar eskiden Cumhuriyetçilerin savundukları liberal –ABD manasında liberal, yani sınıfsal sayılabilecek sol dâhil kültürel özgürlükçülük vb.- pozisyonlara kaydılar. Ancak bunu yaparken haliyle tabanlarını tümden sürükleyemediler. Böylece kaybettikleri oyları almak isteyen Cumhuriyetçiler bir önceki seçimde Demokratların temsil ettiği sağcı ve muhafazakâr taleplerin sözcülüğüne soyunarak eski Demokrat kalelerini, Güney eyaletlerini aldılar. Yer değiştirme oldu. Ancak eyaletler hatta kasabalar bazında tercih değişimi olmadı. Sadece ana hatlarıyla sabit kalan tercihleri temsil eden partiler yer değiştirdi. Nixon burada bir istisnadır ama bilindiği gibi skandala imza atarak görevi bırakmak zorunda kaldı. İlginç biçimde 1896 ile 2008 arasında esas itibariyle bir fark yok. Mesela 1896’da McKinley’i destekleyen eyaletler 2000’de Gore’u, 2008’de ve 2012’de Obama’yı desteklediler.
Ve herkesi 2021 Ocak ayında şaşırtan Trump bütün bu saçmalıklara ve Capitol Hill saldırısına rağmen nasıl oldu da yeniden iktidara gelebildi? Feci bir prestijsizlik söz konusu ama kazanıyor. ABD’de ekonomi politik nasıl değişti ve oylara nasıl yansıdı? Göreceğiz. Ama şu açık: Amerikan tarihi bilinmediği için –aslında tarih hiçbir yerde bilinmediği için- Trump fazla şaşırtıcı geliyor. Belki öyle değil.