Daha 6. yüzyılda Papa Gregorius I, sayıca artmakta ama hızla nitelikten yoksun olan ve artık klasik Latinceyle seslenilemeyecek haldeki heterojen bir Hristiyan avama –simplicissima plebecula- hitap edebilmenin yollarını aramıyor muydu? Amerikan devrimini yapan centilmenler sadece Hobbes ve Locke’u, Bayle ve Spinoza’yı, Hume ve Smith’i, Hutcheson, Ferguson ve Mandeville’i, Pufendorf, Grotius ve Stair’i değil, kadim Yunan felsefesinin ışıklı beyinlerini de okumuşlardı ve filozofların kaygılarını gayet iyi biliyorlardı. Bildikleri için savaşta subayları vurmak istemiyorlardı çünkü subayları olmazsa başıbozuk kitlelerin neler yapabileceklerini tahmin ediyorlardı. Gerçi Aydınlanma insan hakkında bir iyimserlik yaratmıştı ama geçen yüzyıllar bilimsel ve teknolojik ilerlemenin insanın doğasını aynı hızla değiştiremediğini gösterdi.
Bu işler daima zor işlerdi. Mesela teori –theoria- dikkatle bakmak, görmek kökeninden geliyor ve tiyatro da –theater- aynı kökenden gelmekte. Keza Latinceye speculatio –veya contemplatio; theoria- olarak çevrilen kavram “aynada görmek”, “şeylerin değişmez özünü görmek” gibi anlamlara sahip olup, speculum, specular gibi ayna etkisine işaret ediyor. Görmek Antik Yunanistan’da ‘uzağa bakmak’ olabileceği gibi, sonradan ilahi ışığa dönüşen lumen –insan görse de görmese de var olan aydınlanmanın özünü oluşturan mükemmel biçim/ışık- ve daha aşağı seviyedeki lux –insanın gözünün görebileceği ışık; optik- ile ‘ayna tutmak’ gibi bir anlama da evrilebiliyor. Ayna metaforu 12. Yüzyılda Bakire Meryem kültünün yaygınlaşması ve speculum sine macula –hatasız, lekesiz ayna- sembolik önem kazandığında öne çıkmıştı. Dindarlara verilen el kitaplarına specula deniyordu çünkü onlar hakikati yansıtan aynalardı. Aynı zamanda “ayna” bir edebi janr idi. Örneğin Marguerite Porete’nin eski Fransızca –1300 yılının Fransızcası- yazmış olduğu meşhur eserinin Latincesi Speculum simplicium animarum oluyor. Bugünkü Fransızcada miroir, eski Fransızca mirouer, Latince speculum. Specula “resimli ay mecmuası” gibi bir şeydi. Rahiplerin bile Latince –ve haliyle İncil- okuyamadıkları bir dünyada okuma yazma bilmeyen kitleler için resimli basit spiritüel haritalar gibi düşünülebilir.
Peki ya kuşaklar? Bazen büyük işler başarmış kuşaklar gelmiştir. Aydınlanma bu kuşaklara bakarak insan hakkında iyimser olmuştur ama bu kuşaklar çok sık gelmezler. Bunlar sanatta, felsefede, bilimde ve siyasette devrimci kuşaklardır. Neredeyse yüz senedir böyle kuşaklar yok. Mesela Z kuşağına hayran olanlar varsa gülüp geçmek en iyisidir. Ancak Z kuşağını bireyci ve özgürlükçü olduğu veya belli bir yapısı ve ideolojisi olmadığı için beğenmemek mümkün iken söz konusu beğenmeme halini hala korunan bir “süper kuşak” beklentisine dayandıranları Dark dizisine havale etmekten başka çare yok: „Der Anfang ist das Ende und das Ende ist der Anfang.“ Ancak böyle bir döngüsel (periyodik) sistemde –dizide sonsuz işaretiyle gösterilen iki dairenin iç içe geçerek döngülerini sürekli tekrar etmesi teması- 1900’leri derinleşerek ve aynı hatalara düşmeyerek tekrar edecek bir kuşak beklenebilir. Üstelik bu sonuncusu –aynı hatalara düşmemek, ∞ dinamiğinde bile her zaman pek olası değil. Mesela bir üst üste binen kuşaklar ekonomisi mikro iktisadın bir kavramıyla sonsuzda bile dengede olmayabilir veya denge belirlenmemiştir ve haliyle etkin değildir. Buna karşın bazı periyodik dengeler etkindir. Hangi (periyodik) dengeyi arzu edeceğimizi bilmemiz lazım ama o zaman da devreye hem modern sosyal bilimler hem de Schopenhauer giriyor: „Der Mensch kann tun was er will; er kann aber nicht wollen was er will.“ Uykunuz gelirse uyuyabilirsiniz ama isteyerek uykunuzu getiremezsiniz gibi. Dizinin son anda işin içine bir de ‘Schrödinger’in Kedisi’ meselesini –quantum mekaniğinin Kopenhag Yorumu- sokmasına söyleyecek lafım yok.
Bundan sonra medeni dünyada en üst seviye kuşak olarak yapay zekâ (AI) ve robot mühendislerinin kuşağı gelecektir kanısındayım. Bu da bir şeydir.