Kapadokya’da yağmurun ardından çıkan gökkuşağı
Kapadokya’nın o zamanı yavaşlatan coğrafyasında iki gün geçirmek, bazen insanın yalnızca bir festivalin içinde değil, yüzyılların içinde dolaştığını hissettiriyor. Tüflü kayaların arasından süzülen rüzgâr, taş konakların gölgeleri, eski bağ yolları, mübadele hafızası taşıyan sokaklar… Bu coğrafya insanı yalnızca misafir etmiyor; içine çekiyor.
Mustafapaşa’ya vardığımız ilk saatlerde gökyüzü yavaş yavaş kapanmaya başlamıştı. Sonra Kapadokya’nın o ince, sabırlı yağmuru taş sokakların üzerine düştü. Yağmurun altında koyulaşan taş duvarlar, meydandaki eski konaklar ve avlular bir anda sanki başka bir yüzyıldan çıkıp gelmiş gibi görünüyordu.
İnsan bazen yağmurun bir şehrin üzerine değil, hafızanın üzerine yağdığını düşünüyor. Meydanın taşlarına düşen yağmur damlalarıyla birlikte Kapadokya’nın rengi de değişmişti sanki. Sokaklardan yükselen hafif toprak kokusu, ıslanan taşların koyu griye dönen yüzeyi, rüzgârın taşıdığı serinlik… İnsan o anlarda coğrafyanın yalnızca görülen değil, hissedilen bir şey olduğunu daha iyi anlıyor.
Ama ilginçtir, kimse dağılmadı. Bu sene festival halka açık gerçekleştiriliyordu. Bölge halkı, turistler, açılışa gelen davetliler herkes sokaklardaydı… Gençler koşturmaya devam ediyor, üreticiler tezgâhlarını koruyor, meydandaki sohbetler sürüyor, taş sokaklardan müzik sesleri yükselmeyi bırakmıyordu.
Bir köşede kadın kooperatifleri ürünlerini yağmurdan korumaya çalışıyor, başka bir yerde öğrenciler misafirleri yönlendiriyor, çocuklar meydanda koşturuyordu. Şemsiyelerin altındaki o hareketlilik bile bu festivalin ruhunu anlatıyordu aslında.
Kapadokya Üniversitesi’nin Nevşehir Valiliği himayesinde bu yıl beşincisini düzenlediği Gastronomi Festivali, daha ilk dakikada şunu hissettiriyordu:
Bu yalnızca yemeklerin konuşulduğu bir etkinlik olmayacaktı.
Bu yazımın devamı ve köşemdeki diğer yazılarımın ayrıntıları için lütfen https://www.ekonomim.com/yasam-keyfi adresine geçiniz...
Mustafapaşa artık yalnızca gezilen değil, okunan bir yer
Öğleden sonra festivalin ritmi Mustafapaşa’nın sokaklarına yayıldı. Festivalin en etkileyici yanlarından biri, gastronomiyi yalnızca tat üzerinden değil, hikâye üzerinden kurmasıydı. Rehber eşliğinde yapılan Mustafapaşa Lezzet Rotası boyunca taş konakların, eski yapıların ve meydanların önüne yerleştirilen QR kodları telefonlarımızla okuttukça bambaşka bir dünyanın kapıları açılıyordu. Kapadokya Üniversitesi ile Mustafapaşa Belediyesi’nin birlikte geliştirdiği bu çalışma sayesinde yapıların tarihçeleri, eski fotoğrafları, mimari özellikleri ve geçmiş hikâyeleri ziyaretçilere aktarılıyor. Bir gastronomi festivalinin aynı zamanda açık hava kültür arşivine dönüşmesi Türkiye’de çok sık karşılaştığımız bir yaklaşım değil. İşte tam da bu yüzden Mustafapaşa’da dolaşırken insan yalnızca yemek tatmıyor; bir coğrafyanın nasıl oluştuğunu da anlamaya başlıyor.
Taş konakların gölgeleri arasında yürürken, mübadelenin izlerini taşıyan eski sokaklarda insan sık sık geçmişle bugün arasında gidip geliyor. Çünkü Mustafapaşa yalnızca korunmuş bir mimari doku değil; aynı zamanda yaşayan bir hafıza alanı.
Eski adıyla Sinasos olan bu yerleşimde taşların bile anlatacak hikâyeleri var sanki. Kapı tokmakları, kemerli avlular, yıpranmış duvarlar, eski çeşmeler, odalardaki duvar resimleri… İnsan bazen yalnızca yürümüyor, geçmişin içinden geçiyormuş hissine kapılıyor. Festivalin meydanlara, avlulara ve sokaklara yayılması da bu yüzden çok anlamlıydı. Çünkü burada gastronomi kapalı salonlarda değil, hayatın tam ortasında kuruluyordu.
Sofralarda toprağın hafızası vardı
Meydandaki Kapadokya Yerel Üretici Pazarı festivalin en sahici alanlarından biriydi. Kadın kooperatiflerinin ürünleri, bağlardan gelen üzümler, kurutulmuş sebzeler, köftürler, taş fırınlardan yükselen kokular… Şov dünyasının gürültüsünden uzak, toprağa bağlı bir üretim kültürü vardı burada. Son yıllarda gastronomi dünyasında sık sık parlak tabakların ve büyük sunumların öne çıktığını görüyoruz. Oysa Mustafapaşa’daki o küçük stantlarda insan başka bir şeyle karşılaşıyordu: emeğin sessiz asaletiyle. Belki de festivalin en kıymetli tarafı buydu:
Üreticiyi yeniden görünür kılmak.
Çünkü gastronomi yalnızca şeflerden ibaret değil; toprağı eken, kurutan, saklayan, mayalayan ve bekleyen insanların emeğiyle var oluyor.
Festival gösterdi ki geleceğe inanan bir ruh Kapadokya’da hâlâ sürüyor
Son yıllarda “sürdürülebilirlik” kelimesi gastronomi dünyasının en sık kullanılan sözcüklerinden biri hâline geldi. Ama çoğu zaman dekoratif bir kavram olmanın ötesine geçemiyor. Kapadokya Gastronomi Festivali’nde ise bu yaklaşımın daha somut biçimde ele alınmaya çalışıldığını gördüm. Festival boyunca karbon ayak izinin ölçülmesi, emisyon hesaplamaları yapılması, yerel üretimin desteklenmesi ve atığın azaltılması yönündeki uygulamalar dikkat çekiyordu. Ama asıl önemli olan şuydu:
Burada sürdürülebilirlik yalnızca çevresel değil, kültürel bir mesele olarak da ele alınıyordu. Çünkü bazen bir tarif kaybolduğunda da aslında bir ekosistem yok olur.
İki gün boyunca taş sokaklarda dolaştım, paneller dinledim, üreticilerle konuştum, sofralara oturdum… Ama geriye dönüp baktığımda aklımda en çok kalan şey, bir coğrafyanın hâlâ kendi geleceğine inanıyor olması duygusuydu. Festival boyunca alanda çalışan gençlerin enerjisinde, üreticilerin inadında, eski tarifleri kayıt altına almaya çalışan akademisyenlerde ve taş sokakları yeniden hikâyeye dönüştüren o ortak çabada bunu hissettim. Bir yanda yıllardır aynı tohumu koruyan üreticiler, öte yanda o üretimin hikâyesini öğrenmeye çalışan gençler vardı. Belki de Anadolu imecesinin bugünkü karşılığı tam olarak buydu.