Nâzım’ın baktığı yerden: Romantika
Kırmızı tavanlı, açık renk bir otomobil… Açılan kapısı, çevresinde dolaşan insanlar… Güneş gözlükleri, topuz yaptığı saçlarıyla kameraya dönen bir kadın…
Vera Tulyakova, Nâzım Hikmet’in eşi.
Yıl 1962. Kameranın arkasında Nâzım var.
Eski filmin renklerinde zamanın izi hissediliyor. Görüntüler bugünün alıştığımız keskinliğinden uzak. Fakat Vera’nın yüzüne bakarken, onu kaydeden insanı da düşününce, aradan geçen yıllar bir an için kısalıyor. Sevdiği kadına bakan bir şair… O bakışın içinden bugüne ulaşan birkaç saniye… Nâzım’ın baktığı yere bakıyoruz. Vera, kameraya yöneldiğinde bakışının ardında Nâzım’ın bulunduğunu biliyoruz. Bizi duygulandıran yakınlık biraz da buradan doğuyor. İki insanın arasında yaşanmış bir âna, yıllar sonra usulca yaklaşıyoruz.
Vera, başını çeviriyor, gülümsüyor, günün içindeki hayatını sürdürüyor. Nâzım’ın onu kaydedişinde, sevdiği insana yönelen o kişisel dikkati hissediyorum. Sevdiğimiz birinin yüzünde, başkalarının göremeyeceği ayrıntıları tanımamız gibi…
Filmin hangi ânında şairin içinden ne geçtiğini bilemeyiz. Ama bu görüntülere bakarken, sevmenin biraz da dikkat etmek olduğunu düşünüyorum. Bir yüzün dönüşüne, bir gülümsemenin başlayışına, herkes için sıradan olabilecek küçücük bir harekete…
Bir de “Saman Sarısı” geliyor aklıma.
“saçları saman sarısı kirpikleri mavi”
Şiir boyunca dönüp dönüp karşılaştığımız Vera… Bir yataklı vagonun alacakaranlığında, bir otel odasında, bir gar buluşmasında… Nâzım’ın şehirler, hatıralar ve zamanlar arasında dolaşan anlatısında onun varlığını hep hissediyoruz. Bazen uyuyor, bazen şairin elini tutuyor; bazen de yokluğuyla koca bir şehri boşaltıyor. Kaydın ilerleyen anlarında Prag sokaklarında da karşılaşıyoruz Nâzım’la.
…
İzmir Kültürpark’taki Atlas Pavyonu’nda açılan “Romantika / Bir Ömrün Seyrüseferi” sergisini, orada izleyebileceğiniz bu görüntülerin bende bıraktığı duygulardan yola çıkarak anlatmaya başladım. Çünkü bir şairin hayatına yaklaşırken bazen küçücük bir ayrıntı, uzun bir yaşamöyküsünün açamadığı kapıyı aralıyor.
Bu yazımın devamı ve köşemdeki diğer yazılarımın ayrıntıları için lütfen https://www.ekonomim.com/yasam-keyfi adresine geçiniz...
Cennet Koyu’nda Anadolu sofrası
Bir menüyü okurken bazen yemeklerin adlarından önce yer adlarına takılır gözüm. Bodrum, Karaburun, Trakya, Taşlıca… Her biri başka bir ürünü, başka bir mutfak alışkanlığını getirir aklıma. Sofra daha kurulmadan zihnimde bir yolculuk başlar.
The Casa Cala Bodrum’un Syma Restaurant’ında üç şefin bir araya geldiği akşamın menüsüne de böyle bakıyorum. Bir tabakta Bodrum mandalinasıyla taze fasulye, diğerinde Trakya kuskusuyla Taşlıca gambilyası buluşuyor. Bildiğimiz malzemeler, alıştığımız birlikteliklerin dışına çıkıyor; birbirlerine nasıl eşlik edeceklerini merak ettiriyorlar.
Gökmen Sözen’in öncülüğünde, Gault&Millau Türkiye’nin resmî temsilcisi Sözen Group tarafından düzenlenen “Signature Dining Experience” serisinin bu yılki altıncı buluşması için Neolokal’in kurucusu ve şefi Maksut Aşkar, Araka’nın kurucusu ve şefi Zeynep Pınar Taşdemir ile Teruar Urla’nın kurucusu ve şefi Osman Serdaroğlu aynı mutfakta çalıştı.
Üçü de Gault&Millau’nün üç şapka sahibi şeflerinden. Her birinin kendi restoranında geliştirdiği bir mutfak dili var. Bu buluşmanın merak uyandıran tarafı, o farklı yaklaşımların aynı menünün içinde birbirini nasıl tamamladığı.
Tolga Atalay’ın sofrasında iki Akdenizli
Kendi mutfak hafızamızdan, diğerini İtalyan sofralarından tanıyoruz. Aynı tabakta karşılaşıyorlar. Ardından biber dolmalı ravioli geliyor. Kavurmalı, kaymak sokalı pizzette de bu buluşmaya katılıyor.
Bir menünün içinde farklı mutfaklarda öğrenilmiş bilgiler, alışkanlıklar, tanıdık malzemeler birbirine değiyor. Bu sofranın düşüncesini kuran isim Şef Tolga Atalay.
Solid Consulting Group Yönetim Kurulu Başkanı Atalay, Karaköy’de, Bankalar Caddesi’nin tarihî yapılarından L’Union Han’ın zemin katında açılan Banca Unione’nin yeme içme genel konsept ve kurgu danışmanı. İmzasını taşıyan menüde Türk ve İtalyan mutfaklarının birbirine yaklaşabileceği yerleri araştırıyor.
Mutfağın başında şef Müjdat Gürsoy bulunuyor. Yemek yediğimiz akşam Solid Consulting Group uzman şefi, gastronomi dünyasının duayen isimlerinden Hüseyin Ceylan da mutfaktaydı.
Bir şefin yaratıcılığı, bildiğimiz bir yemeğe yeniden dikkat etmemizi sağladığında ayrıca kıymet kazanıyor. Kendi soframızdan tanıdığımız bir malzemenin başka bir hazırlığın içinde nasıl yer bulduğunu görüyor, bildiğimizi sandığımız tatlara yeniden bakıyoruz.
Banca Unione’deki akşamın menüsü, bu merakı uyandırıyor.
Yalıkavak’ta yeniden başlayan hayatlar
Küçük pencereden ocağın alevleri görünüyor. On beş yaşında bir genç, dönüp dönüp oraya bakıyor. Bardak yıkıyor, getir götür işlerine yardım ediyor ama aklı o pencerede. Sonunda merakına yenilip mutfağa geçiyor. Zencefil, limon, soğan doğramaya başlıyor.
Yer Tayland. Genç ise bugün Yaz Yalıkavak’ın Mai mutfağında karşılaştığım şef Shahnavaz Afghan.
Hayatının yönünü değiştiren o küçük pencereyi anlatırken düşünüyorum: Bir mesleğe bazen uzun uzun hazırlanarak, bazen de merakımızın peşinden birkaç adım atarak giriyoruz. Sonrasında yıllar geçiyor; o ilk adımın bizi nerelere götürdüğünü ancak geriye bakınca anlayabiliyoruz.
Yalıkavak’taki sohbetimizde böyle birkaç başlangıç hikâyesi dinliyorum. Birinde Tahran’dan çıkıp Uzak Doğu’ya giden genç bir insan var. Diğerinde, kurumsal çalışma hayatından ayrıldıktan sonra aileden kalan bir tesisi yeniden ayağa kaldırmaya karar veren iki kişi: İnanç Işıklar ve Elif Sünget.
Yolları burada, aynı koyda, aynı işletmede buluşmuş.