Eşitsiz ve bileşik gelişme yasasının Marksizm’deki doğrusal olmayan öğe olduğunu düşünmek mümkün görünüyor. Ancak, geri kalan yapının temelinde doğrusallık yatıyordu. Doğrusal/doğrusal olmayan terimlerinin bir önemi var. Doğrusal olmayan bir patika hem başlangıç koşullarına duyarlıdır hem de doğrusal olmayan bir dinamikte parametrelerdeki küçük değişikliklere bağlı olarak savrulma noktaları ortaya çıkabilir. Tarihsel materyalizmde, “üretim tarzlarının gelişmesinde üretici güçler/üretim ilişkileri bileşiminde küçük bir değişiklik olursa çok ciddi sonuçlar doğar, mesela tarihin akışı değişebilir ve üretim tarzları bile yer değiştirebilir” türünden bir önerme yoksa Marksizm’in doğrusal bir gelişme şeması düşündüğünü öne sürebiliriz. Esasen, 19. yüzyıl biliminde gelişmenin yasaları olduğu fikrinin bir anlamının olabilmesi için bu yasaların uzun dönemde geçerli olan düzenlilikler olması, bu yasaların insan davranışlarındaki oynamalardan bağımsız, “objektif” yasalar olmaları ve uzun dönemde söz konusu yasaların işleyişinde -kısa dönemde ortaya çıkabilecek- “tarihsel kazaların” sonuçlarını etkisizleştiren bir yapının olması gerekir. Tezi “kapitalizm Batı Avrupa feodalitesinin kendisine özel kurumları çerçevesinde özel tarihi şartların da üst-belirlemesiyle doğmuştur ve bu önemli bir tarihi eğilimdir” şekline sokarsak bir determinist yasa olduğunu iddia edebilir miyiz? Örneğin, kâr haddinin düşme eğilimi yasası kâr haddinin devamlı düştüğünü değil, bir eğilim olarak uzun dönemde düştüğünü/düşeceğini iddia eder. Yani uzun dönemde yasanın işlemesini geciktiren “kazaların” etkileri sönmüş olacaktır. Marksizm’e göre bu tip yasaların tohum halinde ortaya çıktıkları ve gerçekleşen yasaların kendi potansiyellerini gerçekleştirerek özlerini açığa vurdukları da söylenebilir. Daha da önemli olan şey Marx’ın kavramlarının birey-üstü kavramlar olduklarıdır. Tarihi aktörler bireyden yüksek bir toplulaşma seviyesinde devreye girerler. Diğer bir deyişle, sınıflar, kurumlar, tarihi aktörler bireylerin tercih ve davranışlarına indirgenerek mikro seviyede açıklanamazlar.
İlk olarak, Marksizm’in mikro siyasi ve mikro ekonomik tercih toplulaştırma mekanizmalarını önemsemediği ve doğrudan bir (hatta birkaç) seviye yukarıdan analize giriştiği söylenebilir. Örneğin makro iktisat böyle bir yönteme dayalı olarak tanımlanır. Firmalar, işçiler vb. mikro iktisadi karar alıcılar elbette ki vardır, ama makro iktisadın alanı bu davranışların analizi değildir. Zaten bu yüzden “makro iktisat” adı uygun bulunmuştur: Mikro iktisadi karar vericilerin karar ve davranışları sonucu ortaya bir iktisadi faaliyet çıkar ve/fakat biz bunu milli gelir serisi, toplam para talebi, ülke çapında işsizlik serisi seviyesinde toplulaştırır ve oradan hareket ederiz. Bu anlayışa göre Marksizm bir makro teori olarak yorumlanabilir. Bu yorum mikro teorilerin yanlışlığını veya gereksizliğini -en azından açık biçimde- savunmamakla beraber, makro seviyede soruların görülebilmesi ve cevap aranabilmesi için makrodan yola çıkmak gerektiğini ifade eder. Mikrodan makroya geçmek çok zor olabilir, sarf edilecek gayrete göre beklenen yararı düşük olabilir vs. Fakat bu yorumda mikronun geçersizliği, yanlış bir epistemolojik/metodolojik pozisyon olduğu önermeleri yer almaz.
İkinci yorum ilk sürüme göre daha köşeli bir yorumdur. Mikrodan kalkarak makroya götüren bir nedensellik ilişkisi yoktur ve bu tarz bir çaba esasen yanlış olacaktır. Analiz seviyesi ve nesnesi makro-makro ilişkiler düzeyinde aranmalıdır. Bu yorumda “uygunluk açısından makro bir analiz gerekir” veya “biz işin bu kısmını yapıyoruz” türünden bir savunu yerine epistemolojik bir tez olarak makro-makro ilişkilerin geçerliliği iddiası vardır. Yâni, mesela, sınıf gibi bir kavram indirgenemez bir analiz nesnesi oluşturmaktadır. “Nedir bu sınıf” diyebiliriz tabii, ama cevabımız yine aynı düzlemde kalmalı, sınıfı “açıklayan”, sınıfın indirgenebileceği mikro kavramlar problematiğimizde yer almamalıdır. Buna paralel olarak, sınıf kavramı teorik avadanlığımızdaki operasyonelliğini yitirmemelidir. Sanırım bu üç nokta Marksizm’i yorumlamamızda epeyce kapsayıcı olacak yön işaretleri sağlayabilir. Literatürde de bu noktalar üzerinde limit tezler mevcut. Marksizm’in metodolojik bireyciliğe yatkın taraflarının olduğunu ve önemli olan tezlerinin de bunlar olduğunu iddia eden uç bir yorumlar var.
Cohen'e göre Marx en azından dört öze ilişkin tez kümesi önermiştir: (1) Bir felsefi antropoloji (2) Bir tarih teorisi (3) Bir iktisat kuramı (4) Bir gelecek tasarımı. Daha açık olursak, Marksizm’de şu tezler mevcuttur. Kapitalizm daha üstün bir üretim tarzı olan sosyalizm/komünizm için maddi koşulları yaratmaktadır. Ayrıca bu üretim tarzı değişikliğinin tarihi aktörü olan sanayi proletaryasını da yaratmaktadır. Yani mezar kazıcılarını kendisi ortaya çıkarmaktadır. Kapitalizm ekonomik irrasyonalite yaratır, koordinasyonsuzluk sonucu gittikçe şiddetlenen krizlere girecektir. Sürdürülebilir bir dinamiğe sahip değildir. Kapitalizm emek-değer kuramının ifade ettiği şekilde sömürüye dayanır ve dolayısıyla adalete de aykırıdır. Sömürü ahlaki açıdan da kabul edilemez ama bu kapitalizmin reddinde önemli rol oynamaz. Kapitalizm, yıkılması ahlaki açıdan istendiği için değil, gerçek sürecin tarihsel mantığı gereği yıkılacaktır.
Marksizm tarihin bir anlamı ve aktörü olduğu tezini çapa olarak kullanmaktadır. Marksizm’de tarihin anlamı ilerlemenin amacı olan daha üst seviyede gerçekleşecek olacak bir komünotaryan toplum, aktörü de sanayi proletaryasıdır. Marksizm’in sert çekirdeği budur. Bu doğrulanmadığı sürece neden doğrulanmadığının Marksist bir açıklamasının yapılıp yapılamayacağının bir önemi olmadığı gibi, kanımca böyle bir açıklamaya Marksizm’de yer yoktur. Bu tezler şu ana kadar doğrulanmamıştır. Bundan sonra doğrulanacağına dair bir işaret de kalmamıştır. Gelişmiş ülkelerde tarih ve toplum uzun süredir bambaşka bir yöne gidiyor. Şaşırmamalıyız çünkü elbette şu da var; tersine çevrilmiş materyalizm (Spinoza) ve tersine çevrilmiş diyalektik (Hegel) mecazlarıyla ilerlersek dinsel bir izleğe ulaşacağımız açık gibidir.
Nasıl? Tommaso d’Aquino’nun tanrısı zaten mükemmeldir ve dolayısıyla sabittir. Hegel’in evrensel tini ise dünyayla birlikte evrim geçirir ve kendi kendisini düşündüğü ve dünyayı tekrar tekrar düşünerek kendisini doğada/dünyada açımladığı bir rasyonel sürecin sonunda amaç, hedef, son olarak limitte mükemmelleşir. Hegel’in tanrısı evrensel dünya tarihiyle beraber mükemmelliğe doğru yolculuğa çıkan refleksif bir varlıktır. Keza Marx’ın da başvurduğu kendinde sınıf/kendisi için sınıf ayrımı da bu mükemmelleşme yolculuğunu imlemeyi amaçlar. Kantian ve sonrasında Hegelian olan bu kavram teoloji kökenlidir ve Marx tarafından miras alınıp kullanılmıştır. Açıkladığından fazla karartan bir kavram diyebiliriz çünkü Ding an sich gördüğümüz gibi her şey için kullanılabilir: Din, ulus, sınıf. Bu anlamda öznesi ve amacı olan bu rasyonel sürece evrensel tinin kendi kendini mükemmelleştirerek yeniden yaratım süreci diyebilirsek Hegel’in tarih felsefesine theologia değil theogonia dememiz daha doğru olur. Ya da yenilenmiş bir teoloji olarak görmeliyiz çünkü evrensel tarih evrensel tinin faaliyetini yansıtır ve insanlık tarihi ilerlemeyle hareket eder. İlerleme/mükemmelleşme teması insanlık tarihinin rasyonel, öznesi ve amacı olan dinamik bir sistem olduğunu ifade eder. Evrensel tin –yani Tanrı- dahi ilerliyor/mükemmelleşiyorsa insanlık tarihi ki bu ilahi kendi kendini düşünmenin aynasıdır haliyle ilerleyecektir. Gerisi bu rasyonel sürecin hangi mekanizmalar –iktisatçı diliyle hangi dinamik sistemler de diyebilirdik- tarafından karakterize edildiğidir ve Hegel kendi felsefi dilinde bu mekanizmaların dökümünü verir. Bilindiği gibi Althusser, “öznesiz ve amaçsız bir süreç” diyerek tam anlamıyla Hegel karşıtı bir çizgide durur. Muhtemelen sekülarize edilmeye bir adım mesafede duran bir Protestan theologia/theogonia’sıyla karşı karşıya olduğunu biliyordu çünkü Althusser gençliğinde Katolik idi.