Montesquieu Althusser’in muhtemelen en önemli metinlerinden birisinin konusudur. Althusser kısa notlarla Montesquieu hakkında bir “öz” açıklar. Althusser’ün Montesquieu’den bahsettiği kitabı –sadece Montesquieu’den değil- bir baş eser sayılmalı. Kanımızca bu çalışma Althusser’e ün kazandıran sonraki kitaplarından daha kalıcıdır ve mantıksal doku açısından daha sağlamdır. Öte yandan Althusser (2006: 46-50), Ders Notları, bahsettiğimiz “özü” daha da kısa ve net biçimde aktarıyor. Burada Montesquieu şeylerin doğasından çıkan sabit yasalardan bahseder. Ayrıca yasalar –ve hukuk- birden fazladır; çok değerlidir –une fonction multivoque. Herkesin kendi yasası vardır. Tüm tarih teorileri ilahiyattır; ‘doğal durum’ gibi hipoteze dayalı kurguları bırakıp insanları olduğu gibi görmeliyiz ki Althusser’e göre Rousseau Montesquieu’nün buradaki tezini «Bu olgudur, haklar başkadır» diyerek eleştirmiştir. Madison muhtemelen bu “öze” önemli ölçüde katılırdı. Örneğin Madison Federalist 10’da zenginliğin eşit dağılmamasını insanların eşit yetenekte olmamalarına bağlar ve hükümetin birinci amacının bu eşitsizliği korumak olduğunu söyler. Bu çok önemli bir konudur ve Madison’un Rousseau’dan hiç etkilenmemiş olduğunu gösterir. Madison, Montesquieu’den, Locke’dan, Hobbes’dan, Pufendorf’tan, Barbeyrac’tan, Grotius’tan etkilenmiş olabilir; ama gelecekteki Fransız Devrimi sloganlarından kardeşlik ve eşitliğe hayli uzaktır.
Ancak Federalist 10’u son derece kritik bir metin yapan asıl ikna edici tez bu tez değildir. Madison Federalist 10’da ve 1787 tarihli ‘Birleşik Devletler Siyasi Sisteminin Kötü Yönleri’ denemesinde aynı temel tezi savunur. Nisan ayında yazıldığı düşünülmekle beraber uzun sürede hazırlandığı sanılan bu doküman detaylıdır: Madison (1787), “Vices of the Political System of the United States”. Bir yıl kadar önce, Nisan-Haziran 1786 arası yazıldığı tahmin edilen –ancak emin olunamayan- bir çalışmada Madison konfederasyonlar hakkında notlar yazmış ve eksikliklerini öne çıkarmıştı. Federalist tez bu tarihi gözden geçirmeden yola çıkarak formüle ediliyordu: Madison (1786), “Notes on Ancient and Modern Confederacies”. Temel tez her iki metinde de aynıdır: Çoğunluk azınlığa tahakküm eder. Diğer kritik tez geniş ve kalabalık bir ülkede tercihlerin heterojen olacağı ve demokratik bir hükümetin sürdürülemeyeceği, hizip kavgalarının çıkacağıdır. Federalist tezin yeni yeni mükemmelleştirildiği bir dönemde Madison kabul edilmiş varsayımı reddeder. Tam tersine geniş ve cumhuriyetle yönetilen bir ülkede ne Atina gibi şehir devleti demokrasilerinin ne de İtalyan kent cumhuriyetlerinin maruz kaldığı aksaklıklar görülecektir. Küçük bir siyasi birimde çoğunluk azınlığa kolayca tahakküm edebilecek iken geniş bir ülkede çok sayıda çıkar ve hizip olacağı için bu gruplar birbirlerini sürekli kontrol edecekler, denge oluşturacaklardır. Bu açıkça bir “geniş sayılar” tezidir. Geniş bir siyasi birimde azınlık hakları daha iyi korunacaktır. Tam tersine 13 eyaletten oluşan gevşek Konfederasyon hizipçiliğe ve çoğunluğun tiranlığına daha yatkındır.
“Geniş ekonomilerde” cumhuriyetçiliğin daha başarılı olacağı tezi gerçekten de yeni bir tezdir. Madison bu tezi öne sürerken “arı demokrasiyle” –ki küçük bir birim söz konusu olduğu için herkes doğrudan yönetime katılacaktır- “az sayıda temsilcinin” çok sayıda yurttaş tarafından seçileceği geniş bir ülkedeki cumhuriyeti ayrıştırır. Demokrasinin antik Yunan şehir devletlerine, cumhuriyetin de İtalyan şehir devletlerine uygun olduğu tezi böylece ikiye bölünür. Cumhuriyet doğrudan demokrasi değildir; temsili demokrasidir. Böylece Fransız Devrimi sloganlarından doğrudan (karşılıklı) anlaşma kipi olan kardeşlik –fraternité- ile özgürlük –liberté- de ayrışmış olur. Madison merkezin gücünün artacağı federal bir devletten iç çatışma çıkacağı ve bir tarafın diğer tarafa iradesini dikte edeceği beklentileriyle korkmamak gerektiğini ikna edici bir dille ortaya koymaya çalışır. Başlangıçta da uzun uzun gevşek Konfederasyon sisteminin yol açtığı kötü yönleri anlatır ki bu saptamalara genel olarak fazla bir itiraz zaten yoktur.
İlginç bir nokta şu olabilir. 18. Yüzyıl’da Amerikan kolonilerinde çok okunan ve revaçta olan Montesquieu “feodal” terimini olumlu anlamda kullanıyor ve demokrasiyle özdeşleştiriyordu. Feodal demek yerel, çoğulcu, geleneksel ve doğrudan demekti. Asıl düşman feodal gelenekleri –yani yerel temsili- boğmaya kalkan merkezi bürokrasi ve tabii ki kraldı. Burada demokrasi temsilden çok katılıma bağlanıyor ve katılımın olabilmesi için temsilin yerel olması gerektiği düşünülüyordu. Hem yerel meclisler önemli olacaktı hem de yerel kültür ve gelenekler bu meclislerde ağır basacaktı. Binlerce kilometre uzaktaki bir genel meclise temsilci göndermekle yerel kültür ve çıkarlar sesini duyuramazdı. Öte yandan yereldeki çoğulluktan demokrasi çıkmıyorsa uzaktaki meclisten de çıkmazdı çünkü sonuçta gönderilen temsilciler yerelin temsilcileri olacaktı. Yerel pluribus demokrasiye uygun bir harsa sahip değilse uzaktaki unum (merkezi veya federal devlet) hiç olamazdı. Bu böyledir, erdemli ve demokratik harsa sahip temsilciler seçilmiyor diye merkezi devlet yerelde seçilecek temsilcilerin seçimine de karışıyorsa zaten her yerde teklik hâkim olacaktı, yani demokrasi zaten söz konusu olmayacaktı. Böylece Montesquieu merkezi olanın erdemle ve geniş görüşlülükle yerel olanın çıkarla ve dar kafalılıkla özdeşleştirilmesini reddediyordu. Madison Montesquieu’nün haklar ve gerçekler veya eşitsizlik üzerine görüşlerine katılabilirdi ama kendisini önemli yapan asıl siyasal tezi, “geniş sayılar” yasası, bunun tam tersine işaret ediyor.