Emperyalizm… Sihirli bir kelime gibidir. Bir “aşındırma denemesine” büyük anlamlar yüklemek için böylesi gerekiyor. “Aşındırma denemesinin” domestik ekosu olarak aslında en son bunu söylemesi gereken türlerin bir gecede anti-emperyalist olduklarını ilan etmeleri için de… Oysa 1960’ların sonunda-1970’lerin başında, çoktan aşırı yüklü bir terim haline gelmiş olan emperyalizm en az 10 anlama geliyordu. Uluslararası ilişkilerde emperyalizm (siyasi emperyalizm) en vülger yaklaşımdı ve sol çevrelerle sınırlı değildi. Diğerleri? Emperyalizm ve azgelişmişlik; emperyalizm ve sermaye birikimi; kapitalizmin tekelci (ve Leninist jargonda en yüksek ve son) aşaması olarak emperyalizm; finans kapitalin hâkimiyeti olarak emperyalizm; tekelci-oligopolcü kapitalizmde bir kartel çözümü olarak emperyalizm (Kautsky anlamında, ultra veya süper emperyalizm); emperyalizm ve eşitsiz gelişme; emperyalizm ve savaş eğilimi (önce kapitalist devletler, sonra emperyalistler tarafından provoke edilen azgelişmiş ülkeler arası savaşlara eğilim) diğerleriydi. Savaş kışkırtıcılığı aşamasının öncesinde emperyalizmin militarizm tutkusu olarak öne çıktığını ekleyebiliriz. Elbette yerel ve geçici emperyalizm ve anti-emperyalizm tanımları da vardı: Proleter ulusların ontolojisi olarak anti-emperyalizm; Hint Müslümanlarının Britanya’dan kurtuluşunun bayrağı olarak anti-emperyalizm; (1920’de) İslami Bolşevizm olarak anti-emperyalizm gibi.
Konuyu dikkat çekici biçimde tartışan Giovanni Arrighi olmuştu: Arrighi (1978), The Geometry of Imperialism, London: NLB. Ayrıca Lenin’de emperyalizmin kapitalizme bir üst yapı olduğu ve emperyalizmin tutarlı bir bütün oluşturmadığı, eski kapitalizmin emperyalizmle beraber var olmaya devam ettiği şeklinde emperyalizm kavramının “kitabi” kullanılmasını eleştirdiği ilginç pasajlar var: Lenin (1974), Collected Works XXIV: 464-465; XXIX: 165-168, Progress Publishers. Lenin’in emperyalizm broşürü çok yaygın biçimde okunduğu için referans vermiyorum. Ancak, Hobson’un tersine, Lenin’in emperyalizmi kararsız ve geçici bir olgu olarak çizdiğini söyleyebilirim.
Daha sonraları kurama aykırı olgu ve yapılar ortaya belirirken savunma refleksi ve kavramsal-retorik belirsizlik yaratmaktan çekinmemek gibi yaklaşımlar öne çıktı. Sosyalist hareketler çok daha acil sorunlarla karşı karşıyayken kimse muhtemelen yeni bir revizyonist iddia anlamına gelecek analizlere yönelmedi. Mal ihracıyla beraber giden sermaye ihracı şeklinde ifade edilen ve tekelci kapitalizmle (sermayenin konsantrasyonuyla) özdeşleştirilen emperyalizm aşaması tanımının zamanında da ne kadar genelleştirilebileceği, Lenin’in vülgarizasyon çalışması alt başlığını koyduğu bir politik broşüre kaldıramayacağı kadar teorik yük yüklemenin ne kadar doğru olduğu, Almanya’da bir dönem yaşanan gelişmelerin evrenselleştirilmeye uygun olup olmadığı tartışılabilirdi. 1960’larda Türkiye solu yeniden tartışılması gereken tezler manzumesi devralırken emperyalizm kuramı da devralınan mirasa dâhildi.
Luxemburg’un Anti-Critique’de öne sürdüğü gibi “bir bütün olarak emperyalizm özel bir birikim yönteminden başka bir şey değil” ise, ‘emperyalizm ve sermaye birikimi’ teması gerçekten de kuramın kalbi olmalıdır. Fakat nasıl? Burada da sorunlar yok değil. Mesela 1870-1910 arası Hindistan tekstil ihracatının İngiliz pamuklu dokumasıyla rekabet ederek hızla arttığını, asla bırakmak istemedikleri ‘crown colony’, “Jewel of the Crown”, Britanya imalat sanayisinin toplam ihracatının ancak yüzde 14’ünü çekerken asıl ticaret, mal ve sermaye ihracının Avrupa ve Britanya’nın çocuklarına –en başta ABD, Kanada ve Avustralya- olduğunu eklemek tatsız bir ayrıntı olarak görülebilir. Birinci Savaş sonrası Britanya ne Anadolu’yla doğrudan uğraşabilir ne de Rusya’daki iç savaşa sanıldığı kadar kaynak ayırabilir iken, içeride vergi artışı, İrlanda sorunu ve tekstili vuran bir depresyonla uğraşır durumda –galip ama ekonomik olarak zayıflamış ülke- iken Hindistan tekstilinin yoluna devam ettiğini de eklemek lazım.
Peki, emperyalizm derken mutlaka dört başı mamur bir teoriye gerek var mı? Mesela Maduro olayı ve Venezuela’nın doğal kaynaklarının kontrolünü zorla almak ve Çin’i Latin Amerika’dan atmaya teşebbüs etmek emperyalizm değil mi? Muazzam bir teknolojik devrimin ortasında hala eski, hatta en eski yöntemleri kullanmak ve Monroe Doktrini 2.0 ile ilerlemek emperyalizm değilse nedir? Tuhaf biçimde Trump’ın Çin şirketlerine çip satışına izin verdiği ve bunun gelecekte Çin ile yapay zekada karşı karşıya gelinmesine yol açacağı iddiasını ortaya atıldığı bir dönemde Çin’in petrol kaynağını kesmeye çalışmak stratejik bir hamle midir yoksa bir doktrin meselesi midir? Veya doğrudan doğruya gidip başka bir ulusun doğal kaynağını zorla ele geçirmekten mi ibarettir? Belki de bu tuhaf dünyada dört başı mamur bir teori aramadan da olup biteni çıplak gözle görebiliriz. Basit ama gerçek olabilir.