Avrupa Birliği’ne sosyal seçiş açısından bakmayı deneyelim. Bilindiği gibi bu proje yüzyıldan fazla bir süre önce -bazıları Marksist olan- sosyalistlerin projesiydi. İki savaş sonrası birlik bambaşka koşullarda ortaya çıkmaya başladı. Aslında Avrupa sosyalist uluslar birliği gibi hayal edildiği zamanlarda bile karar alma sürecinin mantığı açısından bakmak mümkündü ama zamanın sosyalistleri eşgüdümü otomatik olarak gerçekleşecek bir şey olarak görüyorlardı. Seksen sene sonra SSCB dağılınca 20. Yüzyılın Avrupa siyasi çapaları ortadan kalktı. O boşlukta demokrasi, “emeğin Avrupa’sı” gibi bulanık kavramlarla, hatta sloganlarla balıkçılığın düzenlenmesinden iklime, dış politikadan ortak paraya, iklime, göçmenlere, serbest dolaşıma, savunmaya birbirine benzemez meselelerde tek bir karar alma mekanizması tahayyül edildi. Biz artık yapacağımız yaptık mantığıyla Avrupa yeni Orta Çağ ile durağanlık arasında salınıp durmaya başladı. Zamanla Avrupa Jacques Delors’un “gelecek için bir deney” günlerinde hayal edilemeyecek kadar zayıf düştü. Stratejik uzak görüşlülüğü ve ortak devlet aklı kalmadı. Oysa böyle olmayabilirdi.
Önce sosyal seçiş açısından ABD’nin kurucu babalarından Hamilton ve Madison’un Federalist’te 1787-1788’de nasıl düşündüklerine ve bu tezlerin AB’ye ne kadar uyduğuna bakalım. Aslında daha 1990’larda tek paranın düali olması gereken mali birlik tartışılırken bile bir sosyal seçiş problemi vardı. Ortak meclis, ortak para ama ortak mali birlik yoktu ve ülkeler Brüksel’e mesafeli durabiliyorlardı. Henüz Çin, Rusya ve Trump ABD’si ufukta görünmezken AB içine dönük, seçmenlerin akla dayalı yargılarına değil içgüdüsel tercihlerine dayalı bir siyaset alanında zaman kaybetmeye başlamıştı. Belki içerideki tarihsel açıdan önemsiz meseleler gündelik siyasetle idare edilebilirdi ama gerek dış politika gerek savunma gerek bunların finansmanı ve gelecek planlaması açılarından Brüksel’de zayıf bir otokrata ihtiyaç olduğu görülebiliyordu. Zayıf otokrat terimi tam olarak diktatör değil anlamına geliyor. AB’ye büyük itibarı olan bir başkan gerekiyordu. Bu sorun ABD kurulurken tartışılan 13 eyaletin (devletin) çıkarlarını dengelemek –ama bunu yaparken diktatörlüğe veya monarşiye dönüşmemek- meselesiyle eş yapıdadır. AB tarihsel olarak kolonilerin birliğinden değil eski imparatorlukların ve sonraki ulus-devletlerin birliğinden doğacaktı ve bu açıdan elbette farklıydı. Ama problemin mantığı (matematiği) aynıdır. 1780’lerin Amerikan terimleriyle söylersek mesele cumhuriyetçi değerlerin en uygun olarak gevşek bir konfederasyonla mı daha sıkı bir federasyonla mı hayata geçirilebileceğidir.
Bakalım. Sosyal seçiş kuralı savaş ve barış durumlarında farklı olmalıdır. Bu hep böyle olmuştur. 1940’da Neville Chamberlain düşerken ve Churchill başbakan olmaya davet edilirken popüler olduğu için çağrılmamıştı Barışta bile liderliği şüpheli olan Chamberlain’ın savaşta hiç yönetemeyeceğine karar verilmiş ve savaşa uygun lider göreve çağrılmıştı –ki o sırada Churchill’in kendisi de artık başbakan olacağından umudu kesmişti. Hamilton da liderlik stilini belirleyen hukuki düzenlemenin ve ardında yatan siyasi uzlaşmanın risk faktörüne göre değişeceğini düşünmüştü. Hamilton’un sosyal seçiş aksiyomatiği öncelikle eyaletlerin (devletlerin) cumhuriyet bile olsalar birbirleriyle savaşabileceklerini kabul ederek başlıyordu. Bu durumda merkezi (ABD jargonuyla federal) bir hükümet olmalıydı. AB için de aslında durum aynıydı; o an düşünülemese bile üye sayısı 30’a doğru gittikçe her an bir çatışma çıkabilirdi. Sadece Fransa ve Almanya’nın savaşmamasını sağlamak aslında yetersizdir, sadece gerek şarttır. Hamilton ikinci olarak federal hükümetin dış savaş tehdidine karşı hızla önlem alabilecek kadar güçlü olması gerektiğini söylüyordu. Mesela İspanya ile savaş çıkarsa Virginia Massachusetts’e haber yollayıp siz de katılın dememeliydi; cevap tek ve otomatik olmalıydı. Aynı şey AB için de geçerlidir. Misal Ukrayna’da Rusya ile karşı karşıya gelinirse Fransa “Almanlar gitsin, biz karışmayalım” diyememelidir. Yani AB savunma gücü tek ve merkezi olmalıdır. Elbette bütün ordular kendilerine savunma gücü dedikleri için bu aslında bir saldırı gücüdür de. Avrupa çapında bir ortak savunma (saldırı) gücü imparatorluk demektir.
Böylece nihayet gerçek tarihi ve jeopolitik meselelere gelip dayanmış oluyoruz. Üçüncü olarak Hamilton federalizmin temeli olarak hem para birliğini hem vergi-maliye birliğini zorunlu görüyordu. Esasen savaşmayı göze alıyorsan maliyetini de göze alacaksın ve elbette finansmanı da sağlayacaksın. Hamilton son olarak Montesquieu’ye başvuruyor (Federalist IX) ve güçlü merkezi olan bir konfederasyonun –federalizm demek istiyor- monarşi ve cumhuriyetin iyi özelliklerini birleştireceğini yazıyordu. Buradaki monarşi ifadesi cumhuriyette ve konfederasyonda gücün merkezileşmesi ve Savaş tehdidi karşında alınacak riske çabuk karar vermek demekti. James Madison (Federalist X; Federalist LI) cumhuriyetçi temsilin seçtiği meclisin “akıllı seçimler” yapacağını yazmıştı ancak Hamilton’un risk alabilecek lider ve organ gerekir tezine de karşı değildi çünkü “akıllı seçimler” olsa olsa barış zamanı yapılırdı. Risk karşısında seçiş (savaş?) farklıydı. AB galiba nihayet bunu görüyor.
Görüyor mu? Son toplantıda ortaya atılanlar ciddiye alınırsa bir şeyleri nihayet, 35 sene sonra görmeye başlamışlar demektir. Söylediklerini yapabilirler mi? Von der Leyen 12 Şubat Alden Biesen zirvesinden sonra ‘2026 vites değiştireceğimiz yıl olacak’ dedi ama demekle yapmak aynı mı? Veya Draghi’nin konfederasyondan federasyona geçelim çağrısı gerçekçi mi? Avrupa açısından yerinde ancak mümkün mü? Bütün hadise Mercosur ve Hindistan serbest ticaret anlaşmaları ve AB içinde düzenlemeler, “sadeleşme” veya “Buy European” yeterli mi? Bir başka soru şu: Almanya 30 yıldır Rusya ile yaşadığı yakınlaşmadan tam çıkabildi mi? Schröder ile başlayan ve Merkel ile devam eden yıllar “Rusya’yı yanlış okumak” mıydı? Hiç sanmıyorum.
1990’larda Türkiye ve Ukrayna’yı hızla ve aynı anda alsaydı AB bugün dev bir güçtü. Bunu düşünebilecek stratejik akıl –vardıysa- ağır bassaydı Rusya da Çin de dengelenirdi. Ukrayna’da bu dolaplar dönmez ve Rusya savaşmaya mecbur edilmezdi. Rusya korkusu da aniden bastırmazdı. Bazı AB üyeleri Rusya korkusunda kapıldılar mı Buna gerçekten inanıyorlarsa da tuhaf inanmıyorlarsa da tuhaf. Töton şövalyeleri de savaştı, Napolyon da gitti, Hitler de işgal etti diyorlarsa her seferinde saldıranın Avrupa olduğunu hatırlamaları gerekir: Unutmuş olamazlar değil mi? Avrupa sönmüş bir devrim ocağı ve eskimiş bir fikirler abidesidir. Avrupa yıllardır süren atletini atarsa başkaları için iyi mi olur bilinmez ama sosyal seçiş de cumhuriyetçi teoriler de risk anında federal-merkezi yapılanmayı ve güç politikasını dışlamıyor, hatta zorunlu görüyor. Çin tarafından bütün sanayileri rekabetle ezilen, önemsizleşmekte olan bir ekonomik güç olarak yavaş yavaş kenara itilmek istemiyorsa Avrupa imparatorluk olmak zorunda olduğunu anlamalıdır